ÖZ-GÜVEN

Özgüveni Yüksek İnsanların YAPMADIĞI 15 Şey

1. Bahane Üretmezler.
Kendi fikir ve davranışlarının sorumluluklarını alırlar ve arkasında dururlar. İşe geç kaldıklarında trafiği bahane etmezler. Bir hedefe ulaşamadıklarınızda “Ama zamanım yetersizdi”,  “Demek ki ben yeterince iyi değilmişim” gibi bahanelere sığınmazlar. Yeterince iyi olana kadar ve yeterli zamanı kullanarak başarana kadar yılmadan denerler.

2. Herkesin Korktuğu İşi Yapmaktan Çekinmezler.
Korkunun kendilerini esir almasına izin vermezler. Bir işi başarmak için sahip olmaları gereken kişiliğe ulaşmanın aslında korkularıyla yüzleşmekten geçerek kendilerini de evriltmeleri sonucunda oluşacağını bilirler.

3. Konfor Balonu İçerisinde Yaşamazlar.
Konfor alanında yaşamazlar, çünkü bilirler ki burada tüm hayalleri ölür. Aksine konfor alanlarından çıkmayı ve zoru başarmayı hedeflerler, çünkü kendileri zorluklarla baş etmeyi öğrendikçe ancak başarıya ulaşabileceklerini bilirler.

4. Bugünün İşini Yarına Bırakmazlar.
Bugün gerçekleştirilen iyi bir planın, herhangi bir gün gerçekleştirecek mükemmel plandan daha iyi olduğunu bilirler. “Doğru zaman” veya “Doğru Koşullar” ın oluşmasını beklemezler, çünkü bu tür beklentilerin arkasında aslında değişim korkusunun yattığını bilirler. Onlar hemen şimdi, burada, bugün harekete geçerler, çünkü ancak bu sayede ilerleme kaydedilebilir.

5. Başkalarının Olumsuz Düşüncelerinden Etkilenmezler.

6. İnsanları Yargılamazlar.
Gereksiz, kendi kendine yaratılan dram hallerine hiç tolerans göstermezler. Kendilerine arka çıkacak insanlara ihtiyaç durmazlar, iş arkadaşlarıyla ilgili dedikodulara prim vermez veya çevresindekilere farklı fikirlerinden dolayı saldırıya geçmezler. Kendi halleriyle, kendini hissettikleri halleriyle barışıktırlar ve kendilerini ispat etmek için kimseye ihtiyaç duymazlar.

7. Kaynak Yetersizliğini Görünce Pes Etmezler.
Ellerindeki kaynak ne ise, o kadarından yararlanmaya bakarlar, azlığına çokluğuna bakmazlar. Her şeyin yaratıcılıkla mümkün olduğuna ve pes etmedikçe sonuca ulaşılacağına inanırlar. Zorluklara dayanarak derdi büyütmektense, çözüme ve çıkış yolu bulmaya odaklanırlar.

8. Kendilerini Başkalarıyla Kıyaslamazlar.
Etraflarındaki herhangi birisiyle yarışmadıklarını bilirler. Ancak bir gün önceki kendileri ile yarışırlar. Her insanın kendi özgün şartlarında kendi hikayesini yaşadığını ve başka insanlarla kıyas yapmanın gerçekçi olmadığını, kolaycılık olduğunu bilirler.

9. Herkesi Memnun Etmeye Çalışmazlar.
Tanıştıkları veya karşılaştıkları her insanı memnun etmeye çalışmazlar. Herkesle iyi olmanın mümkün olmadığını, hayatın gerçeğinin böyle olduğunu bilirler. Bunun yerine mevcut ilişkilerinin sayısından ziyade kalitesine odaklanırlar.

10. Sabit bir Güvenceye İhtiyaç Duymazlar.
Ellerinden tutulmasına ihtiyaçları yoktur. Hayatın herkes için adil olmadığını, olayların her zaman kendileri için iyi olmayacağını bilirler. Hayattaki her şeyi kontrol edemeyeceklerinin farkında olarak hayatta başlarına gelen olayları hayra yorarak ve olumlu yönlerini alarak ilerlemenin yolunu ararlar.

11. Hayatın Acı Gerçeklerini Göz Ardı Etmezler.
Hayatta karşılaştıkları problemlere henüz kökündeyken, büyümeden müdahele ederler, tedbir alırlar. Problemlerin adını koymazlarsa, günler, haftalar ve aylara yayarlarsa her geçen gün katlanacağını bilirler. İş ortaklarıyla, arkadaşlarıyla rahatsız edici bir görüşmeyi yapmayı, problemleri hasır altı etmeye, güven ilişkilerini riske atmaya tercih ederler.

12. Küçük Tümseklere Takılıp İşi Yarım Bırakmazlar.
Her düştüklerinde hemen tekrar ayağa kalkarlar. Bilirler ki düşmek yükselmenin engellenemez bir parçasıdır. Tıpkı bir dedektif gibi her seferinde neden düştüklerinin nedenlerini ararlar, tekrar denerler ancak bu sefer bir önceki düşmelerinden dersler alarak.

13. Harekete Geçmek için Kimsenin Onayına İhtiyaç Duymazlar.
Hiç tereddüt etmeden harekete geçerler. Her gün kendilerine şu soruyu sorarlar: “ben değilsem, kim? Şimdi değilse ne zaman?”

14. Kendilerini Küçük Bir Çerçeveyle Kısıtlamazlar.
Kendilerini tek bir Plan A ile kısıtlamazlar. En az efor ve maliyet ile bile en iyi sonuçlara ulaşmalarını sağlayacak stratejileri bulana kadar ellerindeki tüm kaynağı kullanmaya bakarlar, her adımlarının etkisini ölçerler ve pes etmezler.

15. İnternette Okudukları Herşeye Düşünmeden Körü Körüne İnanmazlar.
İnternette her okudukları makaleye sırf yazar öyle düşündüğü için körü körüne inanmazlar. Kendi özgün bakış açılarıyla okuduklarını mercek altına alırlar. Kendi gerçek hayatlarıyla ilintili olan her türlü bilgiye odaklanıp geri kalanları önemsemeyerek sağlıklı ve gerçekçi bir değerlendirme yapmaya çalışırlar. Bu tür makalelerin düşünce egzersizi ve eğlence amaçlı olduğunu bilirler ve özgüveni yüksek insanların ne yapmayacaklarını yine en iyi onlar bilirler.

TGRT – FOX FALAN

TGRT (Tam adıyla: Türkiye Gazetesi Radyo Televizyonu), Türkiye’de özel televizyonculuğun ilk yıllarında İhlas Holding tarafından 22 Nisan 1993 tarihinde açılmıştı.

Türkiye’de ilk özel TV kanalı aslında Star 1 diye bilinse de esasında TGRT’dir. TGRT’nin temelleri ilk olarak 1970’lerde Dr. Enver Ören tarafından Türkiye gazetesinin kurulmasıyla atılmıştı. 1989 yılında ise dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından özel televizyon ve radyoların yayına başlamasına izin verilmiş, fakat o dönem özel radyo ve televizyonların yayın yapmasına izin veren yasal bir kanun olmadığı için kanal, yayına başlayamamıştı.
Star 1 ise 3 Mart 1989 tarihinde yasa dışı yollardan Almanya üzerinden test yayınına başlamış ve arkasından, kanalın asıl sahibi olan Cem Uzan, Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ı kanalın hisselerine ortak ederek, 1991’de ikinci özel televizyon olan Teleon’u yayına başlatmıştı.
Kısa bir süre sonra ise 5 Mayıs 1990’da Magic Box, Star 1 adıyla normal yayına başlamıştı.
Ondan bir süre sonra ise iş adamı Erol Aksoy ve gazeteci-televizyoncu Nuri Çolakoğlu 1 Mart 1991’de Fransa üzerinden Show TV’yi test yayınına sokmuş ve 1 Mart 1992’de normal yayına başlamıştı.
Bu arada Kadir Has şirketler grubu da 1992’de HBB TV’yi yayına başlatmıştı. Sonrsında Tevfik Ahmet Özal, Star 1 ve Teleon ortağı olduğu Cem Uzan’la anlaşamamış ve 6 Mart 1992’de kendi özel televizyonu olan Kanal 6’yı kurmuştu.
Öte yandan Haydar Baş da 1992’de Mesaj TV’yi yayına başlatmıştı.

1993’de dönemin DYP-SHP koalisyonu özel televizyonların yayına başlamasını yasalaştırınca, 22 Nisan günü TGRT televizyonu da test yayın sürecinden çıkıp dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın cenaze törenini canlı yayımlayarak yayına başlamıştı.

Arkadan özel radyo ve TV’leri denetlemek amacıyla hükumet çıkardığı kanunla RTÜK’ü kurmuştu.

Ardından aynı yıl birbiri ardına STV, ATV, Cine5, Flash TV, Kanal D, Meltem TV ve Kanal 7 televizyonları yayına sokulmuştu.

TGRT ise emsallerinden farklı olarak ilk yıllarında Milliyetçi-Muhafazakar bir yayın politikası gütmüş olup yayın ortağı İhlas Haber Ajansının sayesinde çok iyi haberciliğe imza atmıştı. Magazin içerikli yayınlara yer vererek, genelde aileler ve topluma yönelik dizi, film ve programlar yayınlamıştı. Ayrıca din, kültür ve ahlak konularında da programlar yayımlayan özel televizyon kanalı TGRT, bu tür yayınlara devam ederken, 1998 yılının ikinci yarısında logosunu değiştirip, logosunu sağ üst köşeden sağ alt köşeye kaydırmıştı.

2000’li yıllardan itibaren kanal, yaşam ve kadın içerikli programlara da yer vermeye başlamıştı. Bu arada yönetim daha da büyümek adına önce 2004 senesinde TGRT Haber, TGRT Pazarlama ve TGRT EU kanallarını yayına sokmuştu.
Bu arada İhlas Holding yönetimi ABD’li News Corporation şirketine ortak olmuş ve 2007’de, artan borçları kapatmak için holding yönetimi TGRT EU, Haber, Pazarlama, FM’i kapsamayacak şekilde kanalın bütün hisselerini TGRT markası kendinde kalması şartıyla Enver Ören tarafından 25 Temmuz 2006 tarihinde News Corporation şirketine satmıştı.

Gelelim mevzunun ilginç tarafına;
Yıl, 1915
Çanakkale’de kan gövdeyi götürüyor.
“Geçerim” diye saldıran emperyalistlerin insan kaybı, 200 bini aşmış… “Geç de görelim” diyen dedelerimizin kaybı ise, 250 binin üstünde… Mermiler havada çarpışıyor. Cesetler toplanamayacak kadar çok…
Bu inanılmaz kıyıma rağmen, İngiliz Hükumeti durumdan memnun.
Çünkü gerçeği bilmiyor. Çanakkale’deki İngiliz cephe komutanı, “Vaziyet gayet iyi… Bugün yarın geçeriz” raporları gönderiyor devamlı…
O sırada genç bir gazeteci var orada.
Avustralyalı.
Melbourne Age Gazetesinin muhabiri.
Görüyor ki, durum kel… Hadise, hiç de İngiliz komutanın anlattığı gibi değil. Türkler kafaya koymuş… Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hoşafı içiyor, şakır şakır can veriyor…
Ama geçirmiyor.
Avustralyalı olduğu için özellikle dikkatini çeken bir konu daha var. İngiliz komutanlar, karargâhta klasik müzik eşliğinde viski yudumlarken, Anzaklar patır patır gidiyor. En son iki tabur Anzak gönderiyorlar bir bölgeye…
Türklerin, iki taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor.
Üstelik müthiş bir sansür var. Yazdığı haberler, İngiliz yetkililer tarafından engelleniyor.
Bakıyor ki, olacak gibi değil…
Sarılıyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek anlattığı, 8 bin kelimeden oluşan,

“Gelibolu Mektubu” nu yazıyor.

Özeti şu:
“Çanakkale geçilemez… Hemen çekilin.”
Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya Başbakanı’na “elden” ulaştırıyor. Avustralya Başbakanı mektubu okuyor, gözlerine inanamıyor ve acilen, yine “elden”, İngiltere Başbakanı’na ulaştırıyor. İngiltere Başbakanı mektubu okuyor, Savaş Kabinesini topluyor ve orada bir daha yüksek sesle okuyor…
Gizlice araştırılıyor.
Mektup doğru.
Hatta az bile yazılmış.
Cephedeki İngiliz komutanın, kendi poposunu kurtarmak için palavra attığı anlaşılıyor.
Ve karar veriliyor.
Komutan görevden alınıyor. Emperyalistler, Çanakkale’den çekiliyor. Yazdığı mektupla savaşın sona ermesini sağlayan genç gazeteci, Avustralya’da “kahraman” gibi karşılanıyor.
“Sir” unvanı veriliyor. E tabii kapılar açılıyor…
Savaşa “muhabir” olarak giden gazeteci, savaştan sonra “gazete sahibi” oluyor.

Yıl, 1952
Çanakkale’de savaşın kaderini değiştiren “sir gazeteci” vefat ediyor.
Bir tane oğlu var…
O zamanlar, 21 yaşında. Babasının gazetesinin başına geçiyor.
Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor.
Avustralya’ya sığmıyor… ABD’ye, Avrupa’ya el atıyor.
Bugün, 87 yaşında.
Dünya medya imparatoru.

Yıl, 2006…
Çanakkale’nin “dövüşerek” geçilemeyeceğini ilk anlayan “sir gazeteci” nin oğlu,
Çanakkale’nin nasıl geçileceğini gösterdi…

EFT’yle.
Bastı parayı, TGRT’yi aldı.
İsmi, Rupert Murdoch.

Dünya medya devi Rupert Murdoch’un sahibi olduğu News Corporation, 2006’da Atlantic Records’ın Başkanı Ahmet Ertegün ile birlikte TGRT’nin yayın hakkını elinde bulunduran Huzur Radyo TV’yi satın aldı. Uzun süre devam eden görüşmeler 151 milyon TL’lik (98 milyon dolar) anlaşma ile sona ererken, TGRT markası Ören Ailesinde kaldı, kanalın adı ‘Fox’ olarak değiştirildi.

Ahmet Ertegün’ün bu devirden kısa bir süre sonra aynı yıl (2006) vefatı üzerine hisselerini, Cumhurbaşkanlığı döneminde Turgut Özal’ın Özel Kalem Müdürlüğü görevini de yürüten Engin Güner devraldı.

Kısacası… Tarafsız olduğu ve yandaş olmadığı düşünüldüğü için bir çok kesim tarafından (ben dahil) severek izlense de…

Maalesef..

“Amerikan Sermayesinin Türkiye’deki Yüzüdür FOX”

RAKAMLAR DOĞRU SÖYLER

DÖVİZ TARAFI

1999 senesinin Ocak ayında 1 USD ortalama 0,3206 TL iken, 2018 senesinin Nisan ayında 1 USD ortalama 4,0500 TL oldu.

Artış oranı; % 1163,28 (Yüzde Binin üzerinde)

1999 senesinin Ocak ayında 1 EUR ortalama 0,3727 TL iken, 2018 senesinin Nisan ayında 1 EUR ortalama 4,9737 TL oldu.

Artış oranı; % 1234,65 (Yüzde Binikiyüzün üzerinde)

ASGARİ ÜCRET TARAFI

1999 senesinin Ocak ayında Net Asgari Ücret 57,62 TL iken, 2018 senesinin Nisan ayında Net Asgari Ücret 1.603,12 TL oldu.

Artış oranı; % 2682,19 (Yüzde İkibinaltıyüzün üzerinde)

Daha basit anlatımla; bir aylık Asgari Ücretle 1999 Ocak ayında 180,00 USD olan alım gücü 2018 Nisan ayında 425,00 USD oldu. Buradaki artış oranı da % 136,71

Türk Lirası ile Döviz Alım Gücü sadece % 136,71 artarken, Döviz Fiyatları ortalama % 1200 artarak aslında Türk Lirasının değerini % 1000 düşürdü !

GELELİM 2003 YILBAŞINDAN 2018 NİSAN AYINA KADAR NE OLDUĞUNA

DÖVİZ TARAFI

2003 senesinin Ocak ayında 1 USD ortalama 1,6545 TL iken, 2018 senesinin Nisan ayında 1 USD ortalama 4,0500 TL oldu.

Artış oranı; % 144,78 (Yüzde Yüzkırkdört seviyesinde)

2003 senesinin Ocak ayında 1 EUR ortalama 1,7531 TL iken, 2018 senesinin Nisan ayında 1 EUR ortalama 4,9737 TL oldu.

Artış oranı; % 183,71 (Yüzde Yüzseksendört seviyesinde)

ASGARİ ÜCRET TARAFI

2003 senesinin Ocak ayında Net Asgari Ücret 226,00 TL iken, 2018 senesinin Nisan ayında Net Asgari Ücret 1.603,12 TL oldu.

Artış oranı; % 609,35 (Yüzde Altıyüzün üzerinde)

Daha basit anlatımla; bir aylık Asgari Ücretle 2003 Ocak ayında 137,00 USD olan alım gücü 2018 Nisan ayında 425,00 USD oldu. Buradaki artış oranı % 211,47

Türk Lirası ile Döviz Alım Gücü % 211,47 artarken, Döviz Fiyatlarının ortalama % 150 artmış olması sebebi ile, Türk Lirası döviz karşısında % 60 değer kazanmıştır !

***

Yukarıda izah ettiklerim kimimize göre bir ironi, kimimize göre gerçek, kimimize göre tamamen yalan ve aldatmaca !

Olaya nereden baktığımıza bağlı.

Muhalefetsek saçma, iktidarsak gerçek bir tespit…

***

Ben burada ironi yapıyorum.

Çünkü tek gerçek şu ki; Ülke olarak mutsuzuz… birbirimize dargınız… birbirimize güvenmiyor ve her konuya bencilce yaklaşıyoruz.

ÜLKEMDE HUZUR İSTİYORUM !

 

 

29 05 1453

Nedense bu 1453 tarihi bana hep, Wesley Sneijder ile Nordin Amrabat’ı da hatırlatıyor.

👍♏🍀🇹🇷

#Gezi5Yaşında

Dolmabahçe Bezmiâlem Valide Sultan Camisi Müezzini Fuat Yıldırım,Gezi olaylarında ‘Camide içki içen görmedim’ dediği için sürüleli 5 yıl oldu

“Görüntüleri görmeyi bekleyeli 260 hafta oldu!”

BUYURUN SAYIN İNCE

“DEVŞİRİLMEMİŞ TEK SİYASETÇİ”

Muharrem İnce, 4 Mayıs 1964’de Zekiye – Şerif İnce çiftinin çocukları olarak Yalova’nın Elmalık köyünde dünyaya geldi. Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne, Cumhuriyet Halk Partisi‘nden 22. dönemde Yalova milletvekili olarak seçilmiş ve içinde bulunduğumuz 23. dönemde de milletvekilliği görevine devam etmektedir.

İlk ve orta öğrenimini Yalova’da bitiren İnce, lisans eğitimini Bursa – Uludağ Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi Fizik-Kimya Öğretmenliği Bölümünde tamamladı. Fizik öğretmeni ve okul müdürü olarak birden fazla lisede görev almasının yanı sıra özel dershanelerde de eğitmenlik görevi yaptı. Bir süre Yalovaspor‘un basın sözcülüğü görevinde bulunan İnce, Yalova Atatürkçü Düşünce Derneği il başkanlığı görevinde de bulundu.

2002 genel seçimlerinde CHP Yalova milletvekili olarak TBMM‘ne girdi. 2007 genel seçimlerinde de partisi tarafından aday gösterildi ve seçim sonucunda meclisteki yerini korudu.

TBMM’de 25 Aralık 2009 tarihinde yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetinin çalışmalarını 10 dakikada özetlediği konuşma internette paylaşılma rekorları kırdı, bir çok gazete ve derginin internet sitesinde yüzbini aşkın yorum aldı. 13 Haziran 2011 tarihinde yapılan Türkiye milletvekili seçimlerinde tekrar Yalova CHP milletvekili seçildi. Bu 24. Dönemde Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) Türk Grubu Üyesi oldu.

Ülkü İnce ile evli ve Salih Arda İnce adında bir oğlu olan Muharrem İnce, hâlen TBMM’deki milletvekilliği görevine devam etmektedir.

2012 yılında “Buyurun Sayın İnce” adlı bir kitap yazmıştır.

SİGARA GİBİ

Üzerinde “zararlı” yazıyor.
Öyle gizli saklı filan değil…
Alenen “öldürür” yazıyor.
“Size ve çevrenizdeki insanlara kalıcı hasarlar verir” yazıyor.
Yani, sırf kendini yakmıyorsun.
Senin yüzünden kurunun yanında yaş da yanıyor.
“Hamileler dikkat, bebeğinizi olumsuz etkiler” yazıyor.
Kendini düşünmüyorsan, bari çocuğunu düşün, senin hatanın faturasını evladın öder demek istiyor.
Gel gör ki, düşünmeni engelliyor.
Onsuz yapamayacağını, onsuz yaşayamayacağını düşünüyorsun.
Olmazsa olmazın haline geliyor.

Kurtulmak yerine…
Eşini dostunu da alıştırıyorsun.
Sen de yak bi tane diyorsun.
Sana habire yanlış yaptığını söylemesinler diye, etrafını da yanlış yapmaya teşvik ediyorsun.
Doğrunun doğru olduğunu bile bile, kendi zaafını örtebilmek için, inadına yanlışı savunuyorsun.

Tahlil et…
İçinde, biber gazından daha fazla kanserojen barındırıyor, kokusu berbat, üstüne başına siniyor ama, dumanını şöyle bi çektiğin zaman, aklın zihnin bulanıyor, hayalleri gerçek oldu sanıyorsun.
Zaten tek mahareti bu.
Keyif aldığını zannediyorsun.
Aslında “intihar” ediyorsun.
O nedenle, 18 yaşından küçükleri uzak tutmaya, okullara sokmamaya çalışıyoruz… Çünkü, henüz reşit olmayanların eline tutuşturulması, küçüklükten bağımlı hale getirilmesi, maalesef daha kolay oluyor.

E hal böyle olunca…
Biz görevimizi yaptık.
Uyardık.
Aman içme dedik.
Bırak şu mereti dedik.

Sen bilirsin kardeş…

Demokrasilerde teklif var, ısrar yok.

BİLİNÇLİ (MÜKEMMEL) TOPLUMUZ VESSELAM

90’lı yıllar, o dönemlerde yaşayan herkes için bir geçiş süreciydi. Modernleşmenin, teknolojinin ve başka dünyaların yeni yeni tanındığı bu dönemde genç olanlar, epey güzel tecrübeler yaşadı.

Şimdiki bilgisayar oyunlarında ‘gerçeklik’ saplantısı var.

“Daha gerçekçi olan oyun daha başarılı” gibi bir algı oluştu.

Halbuki 90’larda böyle değildi. Gerçeklikle alakası yoktu; iki boyutluydu oyunlar ve biz sadece oyun oynadığımızın bilincindeydik. “Oyun”du ve o dünyayı renkli ve eğlenceli buluyorduk.

Bizi o yüzden kendine bağlamayı başarmıştı.

Şimdi “gerçek”lik ve “3 boyut” yüzünden en ufak bir başarısızlığa tahammülümüz bile yok; çünkü çok ama çok daha fazla alternatifimiz var.

Ve tüketme hızımız fantastik boyutlarda.

Dolayısıyla her şeyin bu kadar çok karmakarışıklaşması insanda nostalji duygusunu tetikliyor.

Tekrardan basitlik arıyoruz.

Tıpkı işini gücünü bırakıp, istifa edip ya da emekliliğini isteyip sonra doğayla baş başa bir yerde yaşamaya başlayan insanlar gibi.

Daha yalın, daha basit, daha sade…

90’lardaki bilgisayar oyunlarını unutmadık; çünkü o oyunlardaki yalınlığı arıyoruz bu yıllarda.

Ve bulamıyoruz.

Bu yüzden de romantizmin de geçmişe özlemin de dibine vuruyoruz.

Hayatımızdaki her yaşadığımız AN’a saçma salak anlamlar yüklüyoruz.

***

Halbuki neler görüp de ne kadar sade ve basit yaşayan bir nesildik.

Mesela ben; neler yaşayıp görüp de hangi zaman diliminden sonra evrim geçirdiğimi sırasıyla anlatayım.

1979 Kasımında, İstanbul Boğazındaki Independenta isimli ham petrol yüklü Rum Transatlantiği, kuru yük dolu Yunan gemisiyle çarpışıp patlamıştı. Bu çarpışma yüzünden 100 bin Ton ham petrol Marmara Denizine boşalıp öylesine bir çevre felaketi yaşatmıştı ki aylarca yanmasının etkileri İstanbul’dan İzmit sınırlarına kadar etki etmişti.

1980 Eylülünde Türkiye, güne tank sesleriyle uyanmıştı. Seçimle iktidara gelen hükümet devrilmiş, sokaklarda postal sesleri yankılanıyordu. Türkiye’yi tamamen değiştiren müdahale sonrasında 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, 50 kişi idam edilmiş, 171 kişinin ise ‘işkenceden öldüğü’ belgelenmişti.

1984 Şubatında, Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesini basan teröristler, karakollara ve askeri lojmanlara saldırmışlardı. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minaresinden bir süre propaganda yapmış ve daha sonra da Kuzey Irak’a dönmüşlerdi.

1990 Ağustosunda, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle “KÖRFEZ SAVAŞI” başlamıştı. Kuveyt’i yöneten El Sabah ailesi İran-Irak savaşında Saddam Hüseyin’e milyarlarca dolar yardımda bulunmuştu. Bu cömert yardımın nedeni ise Saddam Hüseyin’e sevgiden çok İran’a duyulan husumet idi. Saddam Hüseyin ise tüm Sünniler adına savaştığı için El Sabah ailesinin bu borcu silmesini bekliyordu. Saddam Hüseyin umduğunu bulamayınca Kuveyt’in OPEC petrol üretimi kotalarını ihlal ettiğini öne sürüp zor kullanarak Kuveyt’i işgal etmişti.

1999 Ağustosunda, Türkiye yasa boğulmuştu. Yerel saatle 03:02’de merkez üssü Gölcük olan 7.6 şiddetindeki bir deprem tüm Türkiye’yi uykusunda yakalamıştı. 45 saniye süren Gölcük depremi sadece Kocaeli’nde değil, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir bölgede ve Marmara’da hissedilmişti. Resmi bilgilere göre 17.480 kişi hayatını kaybetmiş, 23.781 kişi yaralanmış, 505 kişi sakat kalmış, 285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar görmüştü. Depremin Türkiye’nin sanayi bölgesi olan Marmara bölgesinde gerçekleşmesi Türk ekonomisini bir hayli zorlamıştı. Gölcük depreminden sonra Türkiye’ye toplamda 52 ülke yardım etmişti. Japonya, Belçika, İsrail, Azerbaycan, Bangladeş, KKTC, Kıbrıs Rum Kesimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fas, Cezayir, Almanya, İtalya, Pakistan, Ürdün, Fransa, Rusya, İngiltere, Mısır, Yunanistan, Gürcistan, İsveç, Macaristan, Malezya, Finlandiya, Amerika Birleşik Devletleri bu ülkelerden bazılarıdır. Bir teori de; deprem için 1900’lerin başından beri Nicola TESLA adındaki Sırp asıllı bir bilim adamının buluşu olan “elektromanyetik endüksiyon tekniği” (TESLA Makinesi) kullanılmıştı. Makinenin ABD Kaliforniya San Andreas fay hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünülmüştü. (ABD’lilerin asgari zarar ve ölümlerinin azaltılması için bazı denekler gerekiyordu, onların gözünde bir hayvandan bile daha değersiz olan bizim gibi insanlar üzerinde denenmesi normaldi.) Neden Türkiye diye soracak olanlar için ise; – Türkiye’de ne yaparsan yap kimsenin umurunda olmaz, birkaç tane yetkiliyi ikna ettikten sonra her türlü deneyi yapabilirsiniz, bilinçli insan sayısı azdır, genelde okumamış cahildir, araştırmazlar kadercidirler, Kaliforniya San Andreas fay hattının dünyada tek eşi benzeri özelliklere sahip olan ikiz kardeşi Kuzey Anadolu fay hattıdır, karakterleri aynıdır.

2001 Eylülünde, El-Kaide terör örgütüne bağlı teröristler tarafından kaçırılan uçaklar ile Amerika Birleşik Devletleri’nde iki farklı noktaya saldırılar yapılmıştır. İngilizce’de 9/11 olayları olarak da bilinen 11 Eylül saldırıları, El-Kaide mensubu teröristler tarafından Dünya Ticaret Merkezi ve Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı karargahı Pentagon’a yapılmıştı. Gerçekleştirilen saldırıların ardından 19 terörist dahil toplamda 2 bin 996 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırının ardından Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından yürütülen soruşturmada saldırıyı gerçekleştiren teröristlerin Usame Bin Ladin’in liderliğindeki El-Kaide terör örgütüne bağlı olduğu belirlenmişti. 11 Eylül saldırılarının ardından birçok komplo teorisi de ortaya atılmıştı. İddialara göre 11 Eylül saldırıları, Amerikan hükümeti ve gizli servisi tarafından bilerek uygulanmıştı. Yapılan bu saldırılar, Orta Doğu’ya ve Afganistan’a yönelik işgal faaliyetlerinin meşrulaştırılması için gerçekleştirilmişti. Ortaya atılan bu iddia günümüze kadar dayanmıştır. Komplo teorisyenleri, ABD’deki 11 Eylül saldırılarının Afganistan’a yapılmak istenen müdahalenin ülke ve dünya kamuoyunun da desteklemesi için bilerek yapıldığını savunmaktadır. İkiz Kuleler’e 11 Eylül 2001’de düzenlenen terör saldırılarından kısa bir süre sonra Afganistan’a askeri güç gönderen ABD, tarihinin en uzun savaşında 2 bin 300’ü aşkın askerini kaybederken, savaşın ülkeye maliyeti 686 milyar doları bulmuştu. ABD’nin Afganistan savaşı 13 yıl sürdü. W. Churchill’e göre “Kapitalizmin doğal ahlaksızlığı, nimetleri adaletsiz paylaşmasıdır; sosyalizmin doğal faziletiyse sefaleti eşit paylaşmasıdır.” Taliban 10 Eylül 2001’deki konumuna geri döndüğüne göre; ABD’nin Afganistan dağlarına “hangi nimetler” için gittiği konusu şimdilik sadece bir sırdır.

…ve bu koca 22 yılda bütün bunlar yaşandı da ne oldu ! Olan tek şey, “hayat devam etti”. Bizler yine okullarımıza gittik, arkadaşlarımızla sosyalleştik, pikniklere gittik, komşularımızla her okul sonrası ailecek çay ve kısır günlerinde sosyalleştik, canlı canlı sohbetler ettik, ellerimize kollarımıza dokunarak, birbirimizle konuşurken, kahkahalar atarken, tükürüklerimizi yüzlerimizde hissederek sohbetler ettik. Sanal değil, sanal gerçeklik de değil, gerçekten gerçek yani… Ağzımızla konuştuk, kulaklarımızla duyduk, gözlerimizle gördük, burnumuzla o anın ortamını kokladık!

AN’ı kaçırmadık… Yaşadık, yaşattık !

***

1998 Eylülünde hayatımıza sessiz sedasız giren Google adlı arama motoru (diğer adıyla web browser) sadece altı sene sonra yani 2004 Ağustosunda tüm dünyayı eline geçiren bir güç durumuna geldi.

2004 Şubatında, bugünkü adıyla Facebook, “TheFacebook” ismi ile Harvard Üniversitesi’nden dünyaya merhaba dedi. Facebook kurulduğunda adı ‘The Facebook’tu. Mark Zuckerberg, 2004 yılında Harvard’a katılırken kurduğunda kendisini Andrew McCollum ve Eduardo Saverin destekledi. Bir ay sonra, Harvard’taki nüfusun yarısı Facebook’a kaydoldu. Bu arada, Zuckerberg’e Dustin Moskovitz ve Chris Hughes katılarak sitenin yaygınlaştırılmasına katkı sağladılar. Aynı yılın Haziran ayında Kaliforniya’nın Palo Alto eyaletine taşınan Facebook’a Eylül ayında grup uygulamaları ve “duvar” kavramı eklendi. İlk olarak Eylül ayında eklenen duvara yazı yazma ile birlikte Facebook, daha ilk yılında tam 1 milyon üye sayısına ulaşmıştı. Bu arada Facebook, Paypal ortağı Peter Thiel’dan 500,000 dolar yardım aldı. Aralık itibariyle Facebook kullanıcı sayısı bir milyonu aşmıştı. 2016 yılına gelindiğinde ise aktif kullanıcı sayısı 1 milyarı aşmıştı.

2006 Martında Twitter

2009 senesinde WhatsApp

2012 Nisanında Instagram

Zamanla hayatımıza birer birer girerek, hepimizi farkına varmadan ele geçiren sözde bu teknolojik modern köleleştirme yöntemleriyle, hepimiz birer stratejist, psikolog, siyasetçi ve her şeyi BEN BİLİRİM’ci bencillere dönüştük. Sadece oturduğumuz yerden; sözde her türlü bilgi ve özel hayat, avuçlarımızın içine sığan AKILLI (!) telefonlarla ayağımızın dibine kadar gelmeye başlamıştı. Ve AN kaçarken, bizler ise avuçlarımızın içerisindeki teknolojik aletlerle sanal bir dünyanın içerisinde kendimizi tükettik. Ekranda her gördüğümüz görsel veya emojiyle duygularımızı ifade etmek gibi hastalıklı bir hal almaya başladık. Gülmek için, ağlamak için, aşık olmak için, sevgimizi göstermek için, saygımızı göstermek için, arzularımızı ifade etmek için fiziğimizi ve mimiklerimizi kullanmak yerine, sadece ekrana parmaklarımızla dokunmayı hayatımızın vazgeçilmezi haline getirdik. Modern köle robotlara dönüşüp, aptal saptal düşüncelerle, binlerce yıl geçmişte yaşamış insanların düşüncelerini kendimize empoze ederek, geleceğe dair hayallerimizmiş gibi içi boş stratejiler ve kurgular üretip, daha sonra da sanal ortamlarda onaylanma, beğenilme güdüsü bekleyen İÇİ BOM BOŞ yaratıklara dönüştük.

AN’ı yaşamak yerine tüketmeyi seçtik !

Haydi, şimdi…!

Tüketmek yerine yaşamayı ve yaşarken de yaşatmayı seçelim