SİGARA GİBİ

Üzerinde “zararlı” yazıyor.
Öyle gizli saklı filan değil…
Alenen “öldürür” yazıyor.
“Size ve çevrenizdeki insanlara kalıcı hasarlar verir” yazıyor.
Yani, sırf kendini yakmıyorsun.
Senin yüzünden kurunun yanında yaş da yanıyor.
“Hamileler dikkat, bebeğinizi olumsuz etkiler” yazıyor.
Kendini düşünmüyorsan, bari çocuğunu düşün, senin hatanın faturasını evladın öder demek istiyor.
Gel gör ki, düşünmeni engelliyor.
Onsuz yapamayacağını, onsuz yaşayamayacağını düşünüyorsun.
Olmazsa olmazın haline geliyor.

Kurtulmak yerine…
Eşini dostunu da alıştırıyorsun.
Sen de yak bi tane diyorsun.
Sana habire yanlış yaptığını söylemesinler diye, etrafını da yanlış yapmaya teşvik ediyorsun.
Doğrunun doğru olduğunu bile bile, kendi zaafını örtebilmek için, inadına yanlışı savunuyorsun.

Tahlil et…
İçinde, biber gazından daha fazla kanserojen barındırıyor, kokusu berbat, üstüne başına siniyor ama, dumanını şöyle bi çektiğin zaman, aklın zihnin bulanıyor, hayalleri gerçek oldu sanıyorsun.
Zaten tek mahareti bu.
Keyif aldığını zannediyorsun.
Aslında “intihar” ediyorsun.
O nedenle, 18 yaşından küçükleri uzak tutmaya, okullara sokmamaya çalışıyoruz… Çünkü, henüz reşit olmayanların eline tutuşturulması, küçüklükten bağımlı hale getirilmesi, maalesef daha kolay oluyor.

E hal böyle olunca…
Biz görevimizi yaptık.
Uyardık.
Aman içme dedik.
Bırak şu mereti dedik.

Sen bilirsin kardeş…

Demokrasilerde teklif var, ısrar yok.

BİLİNÇLİ (MÜKEMMEL) TOPLUMUZ VESSELAM

90’lı yıllar, o dönemlerde yaşayan herkes için bir geçiş süreciydi. Modernleşmenin, teknolojinin ve başka dünyaların yeni yeni tanındığı bu dönemde genç olanlar, epey güzel tecrübeler yaşadı.

Şimdiki bilgisayar oyunlarında ‘gerçeklik’ saplantısı var.

“Daha gerçekçi olan oyun daha başarılı” gibi bir algı oluştu.

Halbuki 90’larda böyle değildi. Gerçeklikle alakası yoktu; iki boyutluydu oyunlar ve biz sadece oyun oynadığımızın bilincindeydik. “Oyun”du ve o dünyayı renkli ve eğlenceli buluyorduk.

Bizi o yüzden kendine bağlamayı başarmıştı.

Şimdi “gerçek”lik ve “3 boyut” yüzünden en ufak bir başarısızlığa tahammülümüz bile yok; çünkü çok ama çok daha fazla alternatifimiz var.

Ve tüketme hızımız fantastik boyutlarda.

Dolayısıyla her şeyin bu kadar çok karmakarışıklaşması insanda nostalji duygusunu tetikliyor.

Tekrardan basitlik arıyoruz.

Tıpkı işini gücünü bırakıp, istifa edip ya da emekliliğini isteyip sonra doğayla baş başa bir yerde yaşamaya başlayan insanlar gibi.

Daha yalın, daha basit, daha sade…

90’lardaki bilgisayar oyunlarını unutmadık; çünkü o oyunlardaki yalınlığı arıyoruz bu yıllarda.

Ve bulamıyoruz.

Bu yüzden de romantizmin de geçmişe özlemin de dibine vuruyoruz.

Hayatımızdaki her yaşadığımız AN’a saçma salak anlamlar yüklüyoruz.

***

Halbuki neler görüp de ne kadar sade ve basit yaşayan bir nesildik.

Mesela ben; neler yaşayıp görüp de hangi zaman diliminden sonra evrim geçirdiğimi sırasıyla anlatayım.

1979 Kasımında, İstanbul Boğazındaki Independenta isimli ham petrol yüklü Rum Transatlantiği, kuru yük dolu Yunan gemisiyle çarpışıp patlamıştı. Bu çarpışma yüzünden 100 bin Ton ham petrol Marmara Denizine boşalıp öylesine bir çevre felaketi yaşatmıştı ki aylarca yanmasının etkileri İstanbul’dan İzmit sınırlarına kadar etki etmişti.

1980 Eylülünde Türkiye, güne tank sesleriyle uyanmıştı. Seçimle iktidara gelen hükümet devrilmiş, sokaklarda postal sesleri yankılanıyordu. Türkiye’yi tamamen değiştiren müdahale sonrasında 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, 50 kişi idam edilmiş, 171 kişinin ise ‘işkenceden öldüğü’ belgelenmişti.

1984 Şubatında, Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesini basan teröristler, karakollara ve askeri lojmanlara saldırmışlardı. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minaresinden bir süre propaganda yapmış ve daha sonra da Kuzey Irak’a dönmüşlerdi.

1990 Ağustosunda, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle “KÖRFEZ SAVAŞI” başlamıştı. Kuveyt’i yöneten El Sabah ailesi İran-Irak savaşında Saddam Hüseyin’e milyarlarca dolar yardımda bulunmuştu. Bu cömert yardımın nedeni ise Saddam Hüseyin’e sevgiden çok İran’a duyulan husumet idi. Saddam Hüseyin ise tüm Sünniler adına savaştığı için El Sabah ailesinin bu borcu silmesini bekliyordu. Saddam Hüseyin umduğunu bulamayınca Kuveyt’in OPEC petrol üretimi kotalarını ihlal ettiğini öne sürüp zor kullanarak Kuveyt’i işgal etmişti.

1999 Ağustosunda, Türkiye yasa boğulmuştu. Yerel saatle 03:02’de merkez üssü Gölcük olan 7.6 şiddetindeki bir deprem tüm Türkiye’yi uykusunda yakalamıştı. 45 saniye süren Gölcük depremi sadece Kocaeli’nde değil, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir bölgede ve Marmara’da hissedilmişti. Resmi bilgilere göre 17.480 kişi hayatını kaybetmiş, 23.781 kişi yaralanmış, 505 kişi sakat kalmış, 285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar görmüştü. Depremin Türkiye’nin sanayi bölgesi olan Marmara bölgesinde gerçekleşmesi Türk ekonomisini bir hayli zorlamıştı. Gölcük depreminden sonra Türkiye’ye toplamda 52 ülke yardım etmişti. Japonya, Belçika, İsrail, Azerbaycan, Bangladeş, KKTC, Kıbrıs Rum Kesimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fas, Cezayir, Almanya, İtalya, Pakistan, Ürdün, Fransa, Rusya, İngiltere, Mısır, Yunanistan, Gürcistan, İsveç, Macaristan, Malezya, Finlandiya, Amerika Birleşik Devletleri bu ülkelerden bazılarıdır. Bir teori de; deprem için 1900’lerin başından beri Nicola TESLA adındaki Sırp asıllı bir bilim adamının buluşu olan “elektromanyetik endüksiyon tekniği” (TESLA Makinesi) kullanılmıştı. Makinenin ABD Kaliforniya San Andreas fay hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünülmüştü. (ABD’lilerin asgari zarar ve ölümlerinin azaltılması için bazı denekler gerekiyordu, onların gözünde bir hayvandan bile daha değersiz olan bizim gibi insanlar üzerinde denenmesi normaldi.) Neden Türkiye diye soracak olanlar için ise; – Türkiye’de ne yaparsan yap kimsenin umurunda olmaz, birkaç tane yetkiliyi ikna ettikten sonra her türlü deneyi yapabilirsiniz, bilinçli insan sayısı azdır, genelde okumamış cahildir, araştırmazlar kadercidirler, Kaliforniya San Andreas fay hattının dünyada tek eşi benzeri özelliklere sahip olan ikiz kardeşi Kuzey Anadolu fay hattıdır, karakterleri aynıdır.

2001 Eylülünde, El-Kaide terör örgütüne bağlı teröristler tarafından kaçırılan uçaklar ile Amerika Birleşik Devletleri’nde iki farklı noktaya saldırılar yapılmıştır. İngilizce’de 9/11 olayları olarak da bilinen 11 Eylül saldırıları, El-Kaide mensubu teröristler tarafından Dünya Ticaret Merkezi ve Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı karargahı Pentagon’a yapılmıştı. Gerçekleştirilen saldırıların ardından 19 terörist dahil toplamda 2 bin 996 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırının ardından Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından yürütülen soruşturmada saldırıyı gerçekleştiren teröristlerin Usame Bin Ladin’in liderliğindeki El-Kaide terör örgütüne bağlı olduğu belirlenmişti. 11 Eylül saldırılarının ardından birçok komplo teorisi de ortaya atılmıştı. İddialara göre 11 Eylül saldırıları, Amerikan hükümeti ve gizli servisi tarafından bilerek uygulanmıştı. Yapılan bu saldırılar, Orta Doğu’ya ve Afganistan’a yönelik işgal faaliyetlerinin meşrulaştırılması için gerçekleştirilmişti. Ortaya atılan bu iddia günümüze kadar dayanmıştır. Komplo teorisyenleri, ABD’deki 11 Eylül saldırılarının Afganistan’a yapılmak istenen müdahalenin ülke ve dünya kamuoyunun da desteklemesi için bilerek yapıldığını savunmaktadır. İkiz Kuleler’e 11 Eylül 2001’de düzenlenen terör saldırılarından kısa bir süre sonra Afganistan’a askeri güç gönderen ABD, tarihinin en uzun savaşında 2 bin 300’ü aşkın askerini kaybederken, savaşın ülkeye maliyeti 686 milyar doları bulmuştu. ABD’nin Afganistan savaşı 13 yıl sürdü. W. Churchill’e göre “Kapitalizmin doğal ahlaksızlığı, nimetleri adaletsiz paylaşmasıdır; sosyalizmin doğal faziletiyse sefaleti eşit paylaşmasıdır.” Taliban 10 Eylül 2001’deki konumuna geri döndüğüne göre; ABD’nin Afganistan dağlarına “hangi nimetler” için gittiği konusu şimdilik sadece bir sırdır.

…ve bu koca 22 yılda bütün bunlar yaşandı da ne oldu ! Olan tek şey, “hayat devam etti”. Bizler yine okullarımıza gittik, arkadaşlarımızla sosyalleştik, pikniklere gittik, komşularımızla her okul sonrası ailecek çay ve kısır günlerinde sosyalleştik, canlı canlı sohbetler ettik, ellerimize kollarımıza dokunarak, birbirimizle konuşurken, kahkahalar atarken, tükürüklerimizi yüzlerimizde hissederek sohbetler ettik. Sanal değil, sanal gerçeklik de değil, gerçekten gerçek yani… Ağzımızla konuştuk, kulaklarımızla duyduk, gözlerimizle gördük, burnumuzla o anın ortamını kokladık!

AN’ı kaçırmadık… Yaşadık, yaşattık !

***

1998 Eylülünde hayatımıza sessiz sedasız giren Google adlı arama motoru (diğer adıyla web browser) sadece altı sene sonra yani 2004 Ağustosunda tüm dünyayı eline geçiren bir güç durumuna geldi.

2004 Şubatında, bugünkü adıyla Facebook, “TheFacebook” ismi ile Harvard Üniversitesi’nden dünyaya merhaba dedi. Facebook kurulduğunda adı ‘The Facebook’tu. Mark Zuckerberg, 2004 yılında Harvard’a katılırken kurduğunda kendisini Andrew McCollum ve Eduardo Saverin destekledi. Bir ay sonra, Harvard’taki nüfusun yarısı Facebook’a kaydoldu. Bu arada, Zuckerberg’e Dustin Moskovitz ve Chris Hughes katılarak sitenin yaygınlaştırılmasına katkı sağladılar. Aynı yılın Haziran ayında Kaliforniya’nın Palo Alto eyaletine taşınan Facebook’a Eylül ayında grup uygulamaları ve “duvar” kavramı eklendi. İlk olarak Eylül ayında eklenen duvara yazı yazma ile birlikte Facebook, daha ilk yılında tam 1 milyon üye sayısına ulaşmıştı. Bu arada Facebook, Paypal ortağı Peter Thiel’dan 500,000 dolar yardım aldı. Aralık itibariyle Facebook kullanıcı sayısı bir milyonu aşmıştı. 2016 yılına gelindiğinde ise aktif kullanıcı sayısı 1 milyarı aşmıştı.

2006 Martında Twitter

2009 senesinde WhatsApp

2012 Nisanında Instagram

Zamanla hayatımıza birer birer girerek, hepimizi farkına varmadan ele geçiren sözde bu teknolojik modern köleleştirme yöntemleriyle, hepimiz birer stratejist, psikolog, siyasetçi ve her şeyi BEN BİLİRİM’ci bencillere dönüştük. Sadece oturduğumuz yerden; sözde her türlü bilgi ve özel hayat, avuçlarımızın içine sığan AKILLI (!) telefonlarla ayağımızın dibine kadar gelmeye başlamıştı. Ve AN kaçarken, bizler ise avuçlarımızın içerisindeki teknolojik aletlerle sanal bir dünyanın içerisinde kendimizi tükettik. Ekranda her gördüğümüz görsel veya emojiyle duygularımızı ifade etmek gibi hastalıklı bir hal almaya başladık. Gülmek için, ağlamak için, aşık olmak için, sevgimizi göstermek için, saygımızı göstermek için, arzularımızı ifade etmek için fiziğimizi ve mimiklerimizi kullanmak yerine, sadece ekrana parmaklarımızla dokunmayı hayatımızın vazgeçilmezi haline getirdik. Modern köle robotlara dönüşüp, aptal saptal düşüncelerle, binlerce yıl geçmişte yaşamış insanların düşüncelerini kendimize empoze ederek, geleceğe dair hayallerimizmiş gibi içi boş stratejiler ve kurgular üretip, daha sonra da sanal ortamlarda onaylanma, beğenilme güdüsü bekleyen İÇİ BOM BOŞ yaratıklara dönüştük.

AN’ı yaşamak yerine tüketmeyi seçtik !

Haydi, şimdi…!

Tüketmek yerine yaşamayı ve yaşarken de yaşatmayı seçelim

DAHA İYİ YENİL… SADECE VAZGEÇME

Bom boş koca bir evin içinde, kendine yaptığı yer yatağının köşesine oturdu, fark edilecek kadar titriyordu. İki aydır yattığı sert parke zeminin tam karşı duvarına oğlunun fotoğrafını asmış ve sadece onunla konuşup güçlü kalması gerektiği konusunda kendine telkinler veriyordu. Uykusuzluk zihniyle oyun oynuyordu. Nefes alması bile zorlaşmıştı. Otomatik olarak gerçekleşen bir fonksiyon olan nefes almak, şimdi rahatsız eden bir mücadeleye dönüşmüştü. Panik, hiç kaybolmayacakmış gibi duran karanlık ve kaygı verici bir bulut gibi her tarafını kaplamıştı.

Her zaman böyle değildi aslında. Daha birkaç hafta önce, gayet sağlıklıydı. Mutluydu. Nefes alabiliyordu.

Ama bir şey değişti ve dünyası başına yıkıldı. Sonraki haftalarda, daha da kötüleşti ve artık en dibe vurmuştu. Birazcık uyumak istiyordu ama gözlerini kapattığı anda nefes alamıyordu. Gerçeklik kabus olmuştu.

***
Hayat Bize Sürpriz Yapabilir

Hikayedeki adam belki bendim, belki de sensin.
Bir dizi talihsiz olay neticesinde hayatımızı neredeyse felç eden anksiyeteye yakalanırız. Belki kimyasal bir dengesizliktir. Ya da belki bir örümcek ısırığının bilinmeyen etkisiyle bu hale geliriz.
Ne olursa olsun, aklımızı oynatıyor gibi olur ve buna inanamayız.

En dibe vurup, kendimiz için hayal ettiğimizden çok daha alçak bir noktada olduğumuzu düşünürüz.

Gerçek sürpriz ise bunun başımıza gelen en iyi şeylerden biri olacağıdır aslında.

***
En dip nokta, yalnız bir yerdir.
Başka insanların normal hayatlarını yaşadığını görürsün ve neden senin de onlar gibi olamadığını merak edersin ya da eskiden sen de öyleyken neden böyle oldu diye düşünürsün?
Orada olmanın adil bir tarafı yoktur ama maalesef bir “reset” butonuyla yeniden başlama şansın da yoktur. Bir inkar mekanizması gelir ve gider.
Umudun parlak ışığı ise giderek sönmektedir.

***
Her gün yeni bir başlangıç !

İnsan Hayatını Yeniden İnşa Etmek

Vücudumuzun iç çalışmaları insan hayatının nasıl işlediğiyle ilgili önemli şeyler söyler. Eğer ağır bir yükü tekrar tekrar kaldırırsanız, kas liflerinizde küçük yırtıklar oluşacak ve kaslarınız zarar görecektir. Ama sonra inanılmaz bir şey olur.

Vücut kasları onarır ve öncekinden biraz daha güçlü yapar, muhtemelen yeni bir duruma uyum sağlaması için. Ne kadar tekrarlarsanız ve ağırlığı artırırsanız, o kadar güçlü olursunuz. Çoğu insan bu süreçten haberdardır.

Peki ya vücudunuz o yırtıkları kabullenmeyi reddederse? Vücudunuz yırtıkları onarmazsa ne olur?

Kaslarınız güçlenemez, yavaş yavaş erir ve zayıflar, sonra da ölürler.

***
Hayatın da aynı şekilde işler. Hayatında bir yara aldığında veya cesaretin söndüğünde, bu problemin üstesinden gelmek mental dayanıklılığını artıracaktır. Ama bu problemin üstesinden gelmek için, bulunduğun pozisyonu kabullenmen hatta onu benimsemen gerek.

***
En diptesin ve X, Y, Z, problemlerin var. Şimdi kendini onarma zamanı.
Bunun en iyi tarafı ise: Dibe Vurmanın Aydınlık Tarafı.

***
Hayat, 2. Round

Hayatta “reset butonu” olmasa da en dibe vurmak bu etkiyi gösteriyor. Dibe vurduğunda, eskiden olduğun yere yavaş yavaş tırmanmak zorundasın. Ve bu kez hayat tecrübesine sahipsin. Başarısızlık mükemmel bir eğitimdir ve en dibe vurmak sana çok şey öğretir.

Donald Trump veya Dave Ramsey’i düşün. Bu iki adam iflas ettikten sonra iş dünyasının tepesine tırmanmış adamlar, çünkü dimdik yere çakılmalarından çok şey öğrendiler.

“Ve tabi ki, bunların üstesinden geldikten sonraki kendini düşün.”

Şu an, mental sağlığın mükemmel durumda. Sakinsin, kendine güveniyorsun ve rahatsın. Olaylar seni mental çöküşünden önceki zamana göre çok daha az kaygılandırıyor. Çünkü endişeli olmanın tamamen gereksiz olduğunu, hayatını ve sağlığını perişan ettiğini öğrendin.
Bunu bir kitaptan öğrenmedin. Bunu kendi başına yaşayarak, mecburen öğrendin.

Acı vericiydi, ama buna değdi.

***
Hayatımızı Yeniden Nasıl İnşa Ederiz?

Bir peri masalı anlatmayacağım.
Gerçekten zor bir süreçten geçeceğini ve bu süreçte bunun üstesinden gelebileceğini söylüyorum.
Sadece hayatında karşına çıkan bu dibe vuruşun neden yaşandığının farkına varman ve ona göre düşünüp devam etmen yeterli.

İlk başlarda “beyaz tahtanın” üstüne ellerin titrese de şunları yaz:

-Güçlüyüm.
-Sağlıklıyım.
-Kendime güveniyorum.

Yazdığın zaman, bunların hiçbiri olabilirsin ama onları sürekli görebileceğin bir yere yaz.

Temelsiz korku ve endişelerini yavaş yavaş gerçeklerle yer değiştir.
Kendine günlük egzersiz olarak yürüyüş yapmayı öner mesela. Her gün en az 2 saat, yaklaşık 5 km yürüyüş yap. Düşüncelerini analiz edip, kötü olanları ayıklamak konusunda bir yetenek geliştir.

Bu yetenek bana bugün de hizmet ediyor.

Normalleştikçe, dış kabuğun güçlenecek. Korkuların tüm zamanların en alt noktasına inecek.
İşte, çaresizliğin derinliklerinden geri dönüyorsun. Korkulacak pek bir şey kalmıyor, ki bu en dibe vurmanın en büyük yararı. En büyük kabusundan sıyrılmayı başardığında, ondan çok daha az korkuyorsun. Hatta yabancı biriyle konuşmak da çok daha kolay geliyor, çünkü karşılaştırıldığında, bu hiçbir şey.

***
Korku

Korku gölgede işler. Saklı durmaktan ve gizemli durmaktan hoşlanır. Bir soru işareti olur. Mental çöküşünde korkuyla çok yakından tanışma fırsatın oldu ve fark ettin ki, korku aklın bir oyunundan başka bir şey değil.
Bunu aştığında şu andan çok daha iyi hissedeceksin.

***
İnsanlar ilk konuşmalarından sonra halk içinde konuşmaktan çok daha az korkarlar. En dip noktaya ulaştığınızda da artık en dip noktadan daha az korkuyorsunuz. Orayı yaşayıp, oradan kurtulmuş olmak, riske girmek ve hayatınızı istediğiniz gibi yaşamak için güven veriyor.
Tecrübe korkuyu öldürüyor çünkü korku çoğu zaman bilinmeyene karşıdır, ama tecrübe onu bilinir hale getiriyor.

***
Eğer en dibe hiç varmadıysan, hayal gücünü kullan. Gerçekten dibe vurmak kadar efektif olmaz, ama yardımcı olabilir.

En büyük korkun her neyse, onu bütün detaylarıyla gözünde canlandır. Onu kontrol edebileceğini düşünene kadar canlandırmaya devam et (ayı tarafından saldırıya uğramak gibi bir şey olmadıkça). Biraz rahatsız edici ve zor olabilir ama onu kontrol edebilirsin.
Bizler dirençli yaratıklarız.

Ortadayken ya da üstteyken korku seni kontrol edebilir ama en dipteyken değil. En dibe bir kez vurduğunda, köşeye sıkışmış bir hayvan gibi, tehlikeli olursun.

***
En dipte veya oraya yakın bir yerde olanlar; pozisyonunuzu kabullenin ve bundan gelecek faydaları bekleyin.
Daha güçlü bir insan olarak buradan çıkacaksınız.

daha iyi yenil

HER ŞEY YOLUNDA

Hoca son sözü söyleyip helallik aldığı anda, tüm vücudumun sızlamasını hissedene kadar, o cami avlusunda birazdan omuzlara alınacak kişinin sen olduğuna inanmak istemedim.
Seni ellerimle kabrine bırakıp, tahtaları dizerken bile, yanımdaki kişinin senin elli yıllık hayat arkadaşın olduğunu farkedene kadar, senin bizi evde beklediğini zannettim.

***
Ne hasret giderebildim senle, ne de sana doyabildim. İnan bana yanına uzanasım ve “atın toprağı üzerimize” diyesim geldi.

***
Sen yaşama biraz da acele ederek, sessiz sedasız veda edeli koca bir yıl oldu.
Hayatıma dair her şeyde benden önce üzülüp sevinen, sabır ve merhamet gösteren annem; canımın parçası, bugün de sensiz ve sessiz bir sabaha daha uyandım.

***
Senin için hayat duralı koca bir yıl geçti ama bizim için nefes alıp verdiğimiz sürece devam ediyor ve devam edecek.
Bu süreçte, evin kapısında sabahları beni işime gücüme dualarınla uğurlamanın eksikliğini hissetmediğim bir günüm bile yok.
İşte bu eksikliği hissederek devam eden bu hayat, senin sayende her şeyi yoluna koyuyor.
Her kapıyı kapatırken senin yokluğunu iliklerimde hissedip, “Allahım bugün de herşeyin hayırlısını verip yaşat bana” diyerek sabırla güne başlıyorum.
Ve Allah o kadar büyük ki anne, herşeyin hayırlısını karşıma çıkarıyor.

***
Sağlığında yaşadığımız son dört seneye çok üzüldün biliyorum ama herşey şu anda o kadar yolundaki anne.
Geceleri kulağıma “çok şükür” diye fısıldadığını duyarak, benimle gururlandığını hissediyorum.

Oğlun
16.04.2016

hersey yolunda

YIL BAŞI

Dün akşam istanbul forum avm saat 20:00 da kapanmış ve insan seli metroya akın ederken, bir de baktım yaşları 16 yı geçmeyen 20 ye yakın genç zihniyet elinde pankartlar açmış “Yeni yılı provake” ediyordu.
Muhtemelen ettiriliyordu.
***
Hani bazı dangalaklar var.
Sürekli yazıp çiziyolar;
“Müslüman yılbaşı kutlamaz!” diye fetva (!) veriyolar.
Aynen bunun gibi onlarca traji komik pankart ellerinde o soğukta dikiliyolardı.
***
Yahu arkadaşım sana ne !
Yahu be güzel kardeşim sana ne !
Yahu, be hey kendini en müslüman, diğerlerini kafir ilan eden dangalak !
Sana ne !
Sen neyin peşindesin !
***
Her şeyin ilk olanı, o anı yaşayan insanlar için değerli, önemli ve heyecan vericidir.
Bunun adı ilk iş de olabilir, ilk okul da olabilir, ilk sevgili de, ilk öpücük de, ilk evlat da, yılın ilk günü de..!
Ve bu durumlarda ” o ilk günler hep özeldir.”
Kutlama da bunun adıdır!
***
Bu ülkede ben kendimi bildim bileli, devlet de diyanet de yıl başını, en azından tebrik mesajları atarak kutlamıştır. Kutlamaya da devam etmelidir.
***
Senin, yıl başı kavramın farklıysa yazık sana. Yetiştirdiğin evlatlara da yazık.
Yaşayamadığın bastırılmış duygularını, sapıklaştırıp çarpıklaştırarak, yepyeni umutlarla yepyeni bir seneyi karşılayan insanlara maletme.
***
Biz yılbaşını, “yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun” diyerek… Tek TV kanallı dönemlerde “bi dansöz çıksa da izlesek” diye TV başında sabahlayarak geçirdik… Ya da milenyum (2000) yıl başına sevdiğimiz dostlarımızla sokaklarda, barlarda sohbetin dibine vura vura girdik… ve hiç bir beyin erozyonuna uğramadık!
Ne bir dansöz gördük diye Kadına bakış açımız değişti, ne de barlarda eğlendik diye içip içip sapıklaştık!

Niye biliyo musun?
Çünkü biz dinimizi anamız babamızdan öğrendik!
Şimdiki gibi siyasi çıkarları uğruna müslümanlığın kendi tekellerinde olduğunu sanan dangalak zihniyetli yol göstericilerden (!) değil.
***
Kısacası sen zaten yıl başı falan kutlama sakın.
***
Yeni yılımız kutlu olsun, yeni yılımız bir önceki yıldan “bir tık” daha iyi olsun !

Sevgiler

yil basi

BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM

Her anını sade ama anlam dolu yaşadığım tam 41 yılı geride bıraktım.
Çok şükür..

***
Öyle şatafatlı bir hayatım olmadı benim.
Bu 41 senede özellikle şu iki cümleyi ilke edindim.

“Sahip olduklarına karşı nankörlük edersen, daha fazlasını yaşamına getirmen imkansızlaşır.”

“Uyandığında eksik olana değil, yolunda olanlara odaklan.
Her sabah bir başlangıçtır, bitişe çevirme.”

Hayatımda kalanlar için Allaha şükürler olsun.

“Oğlum ve sağlığım”

***
İyi ki doğmuşum 🙂
Nice sağlıklı ve mutlu yıllara inşallah.

Sağlıkla ve sevgiyle kalın.

 

BÜTÜN MESELE

Senden öncesi… Benim
Benden öncesi… Senin
Sadece dürüst ol yeter !

Birbirimizden öncesine ait bilmediklerimizi ve anlatamadıklarımızı hayatımıza sokarsak…
İşte o zaman birbirimizde son bulur ve başkalarının öncesi oluruz !

“Dürüst olmak gerekirse” diye başlarız ya cümleye,
İşte bütün mesele…
…Gerekmedikçe Dürüst olamayız !

 

BEN

Ben ne yaralar aldım,
Ama hiç biri öldürmedi.
Yorgun geceler ardından çökse de hüzün,
Zamanında olsa da olanlar, kalp kırılıp yen içinde kalsa da,
Derler ki unutmalı ve zamana bırakmalı.
Nasıl olsa sarılır yaralar bir gün.

Hayat ne ki sonuçta, anlık bir buluşma…
Sen de gül eğlen, öyle acıklı konuşma.
Belki de gidenin kazandığı hileli bir oyun.
Hayat sadece iki bilet aslında.
Biri geliş diğeri de dönüş.

Her yeni başlayan gün, benim için bir güzellik.
Uyanırsam sabaha, Allah’a şükrederim…
“Sefa gelmiş hoş gelmiş” derim.
Küsüm gözyaşlarıma ben, geçmişe gitmem,
Kanatlarım var ruhumda, ben düşmem.

SESSİZLİĞİ ÖZLENEN, SENSİZ 6 AY

Sensizliğin…
Her sabah dualarınla beni işime göndermenin…
Her akşam işten eve geldiğimde o dili olsa da konuşacak kanepeden bana gülerek bakışının…
Her gece o odaya gelip rahat uyuduğumdan emin olmanın…
Bakışlarımda, mutluluğumu arar gözlerinle ve tebessümle yüzüme bakmanın…

Sessizliği bile özlenen Sensizliğin…
O acı haberi veren telefon sesinin…
Üzerinden tam 6 ay geçti Annem.

Bu süreçte bizler, dünyanın menfaatine daldık yine.
Sana sözlerimiz vardı..
Tutamadık… Adına kısmet dedik.

Bizim sende zerre hakkımız yok ama varsa da helal olsun…
Ama senin haklarını biz sağlığında ödeyemedik, artık nasıl öderiz Allah yardımcımız olsun.

Nurlar içinde uyu… Mekanın cennet olsun.

Oğlun
16 Ekim 2015 – 04:10

sessizligi ozlenen