Genel,  Haberler,  Hikayeler,  İç Dökmeler,  Sosyal Paylaşım

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİRMEK

Tarihin akışını değiştirdiğini söyleyebileceğimiz insanların sayısı çok fazla değildir. İşte o kişilerden biri de 19 Mayıs 1919’da Türkiye’nin Karadeniz kıyısında yer alan Samsun’a, bir ülkenin Kurtuluş Savaşını başlatmak için gelmişti.

Bu kişi Başkomutan Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’tü.

O; yaşadığı dönemlerin her anında bir efsaneye dönüşmüştü. Gelibolu savunmasının (19 Şubat 1915 – 9 Ocak 1916) ve birinci dünya savaşının (28 Temmuz 1914 – 11 Kasım 1918) kahramanıydı. Savaşlardan sonra ise Türkleri, bağımsızlık mücadelelerinde zafere taşıyan, onun kuvvetli ilhamıydı. Muhteşem irade ve idare otoritesini; geri kalmış, yenilmiş bir imparatorluğu, yeni ve sağlam kimlikli bir Cumhuriyete dönüştürmek için kullandı. Açıkçası otokrat yapılı biri olarak, hayatı boyunca demokrasinin ilkeleri için mücadele etti ve sıradan, inatçı Türk köylülerinin sevgisini ve sadakatini kazandı. Bu insanlar, O hayattayken tartışmasız bir şekilde onun izinden gitti. Hayatını kaybetmeden önceyse onu, “Atatürk”; yani Türklerin babası adıyla mükâfatlandırdılar.

Bu hikâye böyle başladı.

Mustafa, 1881’de Selanik’te doğdu. Bugün, Yunanistan’ın ikinci büyük kenti olan Selanik, o dönem hâlâ Türk ve Osmanlı İmparatorluğunun bir parçasıydı. Alt, orta sınıf denebilecek bir aileden geliyordu. Mustafa’nın çocuk yaşta kaybettiği babası mütevazı bir memurdu ve etkisiz bir karakterdi. Annesi ise çok güçlü ve baskın bir karakterdi. Ancak annesi bile en başından beri, Mustafa’yı idare etmekte zorlandı. Zira Mustafa, dik başlı ve her zaman kendi bildiğini okuyan bir çocuktu. Annesi dinine düşkün bir Müslümandı ve oğlunun dini eğitim almayı reddetmesi canını çok sıkıyordu. Harp okuluna gitmekten başka hiç bir şey onu tatmin etmeyecekti. Mustafa, Haziran 1887’de başladığı ilköğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selanik’te çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, Mustafa’nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu. Mustafa, bu okulda okurken babası öldü. Ali Rıza Efendi’nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selânik yakınlarındaki Lankaza’da bulunan Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi’nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nedeniyle küçük Mustafa’nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selanik’e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti. Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulundan sonra bir süre Selanik Mülkiye Rüştiyesi ‘ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve 1894 yılının Temmuz-Ağustos aylarında kendi kararı ile Askerî Rüştiye’ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi’nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa, bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi. Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafalarla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna “Kemâl” ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemâl olmuştu.

Ve sonrasındaki 30 yıl boyunca ordu, onun hayatı olacaktı.

Dağılmanın eşiğindeki bir toplum içinde büyüdü. İdaresi altındaki topraklar; yakın doğunun büyük bölümü, Kuzey Afrika’nın bir kısmı ve Avrupa içlerine kadar yayılmış Osmanlı İmparatorluğu, 19.Yüzyılın sonlarında savunmaya çekilmiş durumdaydı.


İmparatorluğun tebaası olan Balkan halkları, Türk yönetiminden kurtulmaya çalışırken, Avrupalı güçler de imparatorluğun gerilemesinden faydalanmak için fırsat kolluyordu. Almanya’nın nüfuzunu, doğuya yayma hevesindeki Kaiser Wilhelm, kendini Türkiye’nin dostu gibi gösteriyordu. Türk ordusu o dönemlerde Alman danışmanlar tarafından eğitiliyordu. Kaiser, Konstantiniyye’ye (İstanbul) resmi ziyarette bulunduğunda, padişah onu şaşalı bir şekilde karşılardı. Türkler tarafından ilgiyle karşılanan Keiser, Osmanlı İmparatorluğunun daha ne kadar süreyle ayakta kalacağını merak eden bir karakterdi. İmparatorluğun gerilemesi, bu süreçte zayıf düşürülmüş ve yozlaşmış bürokrasi, Türkiye’deki iç huzursuzluğu giderek artırıyordu. Bunlar yaşanırken Mustafa Kemâl, Selanik Askerî Rüştiyesini bitirdikten sonra 13 Mart 1896’da Manastır Askerî İdadisine girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık etti. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemâl’in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlarından biri olacak Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemâl, askerî öğreniminin yanı sıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik’e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu. Genç Mustafa Kemâl, Manastır Askerî İdadisini de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul’da Harp Okulu’na girdi. İşte Mustafa Kemâl, Konstantiniyye’deki (İstanbul) bu harp okuluna girdiğinde bu huzursuzluğun farkına vardı. Ve bu huzursuzluğun farkına varanlarla beraber, hevesli bir şekilde gizli bir örgüte dahil oldu. Bu örgütün yer altı gazetesi için, yazılar kaleme aldı.

Otokrat mizacına uygun olarak, bu örgütteki bazı arkadaşlarını fazla ılımlı olmakla eleştiriyordu. Güçlü kişiliği ve keskin bakışlı mavi gözleriyle, her zaman en doğruyu kendisinin bildiğinde ısrar ediyordu. Baskın çıkan, her zaman onun fikirleri olmalıydı.

Mustafa Kemâl’in yazgısına dair inandıkları, ilerideki muazzam günlerde kendisiyle işbirliği içinde olacak genç subay arkadaşları arasında bile şaka konusuydu. Onlardan biri Ali Fethi (Okyar)’ydi. Oğlu Prof. Osman Okyar babasının, geleceklerini tartıştıkları bir günle ilgili anısını şöyle aktarıyor:

“Birisi savaş bakanı olmak istiyordu, bir diğeri general olmak istiyordu, bir başkası büyükelçi olmak istiyordu. Ve babam da onların arasındaydı. Atatürk o ana kadar hiç konuşmamıştı. Ve içlerinden biri Atatürk’e dönüp kendisinin ilerde ne olmak istediğini sorduğunda ise “ben, gelecekte sizleri bu görevlere atayacak kişi olacağım” demiş. Bunun üzerine babam dahil herkes gülmüş.”

Buna ulaşmak için fırsat ayağına gelmişti. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, kendisine aktif bir görev verilmesi için adeta yalvardı. Alman General Liman Von Sanders’in komutası altındaki bir tümene komutan olarak atandı. Karargâhı Gelibolu olacaktı. 1915 yılının başında, batı cephesinde bir kilitlenme hali vardı. Winston Churchill, Konstantiniyye’yi ele geçirmek ve Orta Avrupa’ya arkadan bir kapı açmak üzere, bir plan önerdi. Konstantiniyye’ye yaklaşmak için Çanakkale’nin dar boğazından geçmek gerekiyordu. Londra’daki savaş kabinesi, Gelibolu yarım adasının bombardımana tabi tutulup ele geçirilmesi için denizden bir askeri sefer başlatmaya karar verdi. Lord Kitchener hükumete şunu söyledi :

“Oraya girilebilirse, Konstantiniyye kendiliğinden düşecek ve siz de sadece muharebeyi değil savaşı kazanmış olacaksınız.”

Çanakkale, sadece bir takım eski kaleleri olan bir yer olarak değerlendiriliyordu. Ancak İngilizler, Şubat ve Mart aylarındaki saldırılarında burayı geçmeyi başaramadılar. Bu görev, tek başına donanma güçleri için çok zordu. Bu yüzden ordu acilen toplandı ve buraya takviye güç gönderildi. Türkler için mesele, müttefik güçlerin nereden saldıracağını bilmekti. Tüm ihtimalleri değerlendiren Liman Von Sanders, güçlerini boğaz boyunca Kuzeyden Güneye doğru dağıtmıştı. Mustafa Kemâl’e bağlı güçler, muharebede sonucu belirleyen bir rol oynayacaktı. İngilizler, ana güçlerine Batı’da bulunan bir kıyıya indirdiler. Buranın tam karşı tarafında ise Mustafa Kemâl’in yedekte tutulan birliği vardı. 15 Nisan 1915 sabahı, birliklerin dağınık bir şekilde çeşitli farklı noktalardan karaya çıkma haberleri gelmeye başladı. Mustafa Kemâl, yüksekte Conkbayırı’na yakın bir bölgedeki taburun başındaydı. Oradan aşağıya doğru bakınca, Batı tarafındaki kumsalları görebiliyordu.

Bu, hem savaşın sonucunu belirleyen an hem de Mustafa Kemâl’in kariyerindeki dönüm noktasıydı. Devamındaki muharebeden bir milli kahraman olarak çıkacaktı.

Bulunduğu yerden, Anzakların öncü birliklerinin peşinden gittiği bir Türk müfrezesinin kendisine doğru geldiğini görünce, müfrezeye durma ve savaşma emri verdi. Askerler, mühimmatlarının bittiğini söyleyip karşı çıksalar da “süngülerinizi kullanın” dedi. Hemen ardından da hızlıca haber gönderip, ana müfrezesinin en hızlı bir şekilde yukarı çıkmasını istedi. Askerlerine yere yatma ve düşmana süngülerini takarak karşı koyma emri verdi. Bunun üzerine Anzakların da tereddüt ettiğini ve yere yattığını gördü. İlerleme kontrol altına alınmıştı.

Mustafa Kemâl bu anla ilgili ilerde şöyle diyecekti.

“Kazandığımız an, bu andır.”

Bundan faydalanarak kazandığı zaman diliminde, bölgeye en iyi alayını getirdi. Bunun ardından, ordudan emir gelmesini beklemeden, sezgilerine güvenerek yedekteki tüm birliklerini harekete geçirdi. Bu, muharebenin kilit anıydı. Mustafa Kemâl, çatışmalar sırasında her bölgeye kendisi bizzat gidiyor ve inatçı ruhuyla emrindeki askerlere ilham aşılıyordu.

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelebilir.”

Burada yüzlerce Türk askeri hayatını kaybetti, ancak bayırı elde tutmayı başardılar. Müttefik kuvvetlerin saldırısı durdurulmuştu. Anzakların komutanı, acilen bir tahliyeye gidilmesini önerdi. Ancak İngiliz General Sir Ian Hamilton ona şöyle dedi :

“Kendinizi emniyette hissedinceye kadar kazın, kazın, kazın! Düşman topraklarında ölmek, tıpkı Maraton Muharebesinden kaçan Persler gibi, kumsallarda kuzu gibi doğranmaktan iyidir.”

Hamilton üç ay sonra, Ağustosta Suvla koyundaki yeni bir çıkartmayla yeni bir saldırı başlattı ve Conkbayırı’na da yeni bir harekât emri verdi. Anzaklar bu kez bayırı ele geçirdi ve iki gün boyunca ellerinde tuttu. Türklerin cesaretleri kırılmış ve yorgunluktan bitap düşmüşlerdi. Ancak Mustafa Kemâl, derhal karşı saldırıya geçme çağrısı yaptı.

“Buraları kaybedersek, ileride telafisi mümkün olmayan durumlarla karşılaşırız.”

Liman Von Sanders da onunla aynı fikirdeydi.
“O akşam Anafartalar civarında toplanan bütün birliklerin komutasını, Albay Mustafa Kemâl Beye verdim. Mustafa Kemâl, sorumluluk ve görevden zevk duyan bir komutan özelliği taşıyordu. Ona tam anlamıyla güveniyordum.”
Durum yeniden kritikleşmişti ve karşı karşıya olduğu vaziyet ürkütücüydü.
“Böyle bir sorumluluğu yerine getirmek basit bir iş değildir. Fakat ben, Vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için kemâl-i iftiharla bu sorumluluğu üstüme aldım.” demiştir Mustafa Kemâl.

Bir kez daha enerjisi ve verdiği güven, Türkleri en yüksek bir seviyede çaba göstermeye sevk etti. Aceleyle yapılmış bir gecelik hazırlıklardan sonra Mustafa Kemâl, Conkbayırı’nda bir şafak saldırısına öncülük yaptı. Müttefiklerin saflarını bozguna uğrattı ve İngilizleri tepeden kovdu.

İşte bu sefer Türklerin zaferi nihaiydi.

Hamilton Londra’ya, Çanakkale Savaşının kaybedildiğine dair bir telgraf çekti. Müttefik kuvvetler bir kaç ay içinde yarımadayı tahliye etti. Bir resmi İngiliz tarihçisi, yıllar sonra Mustafa Kemâl’den şöyle bahsetti:

“Bir tümen komutanının üç ayrı yerde, kendi inisiyatifi ile giriştiği hareketlerle, sadece bir muharebenin değil, bir savaşın, hatta bir Ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı, tarihte pek az görülür.”

Mustafa Kemâl’in Gelibolu’daki başarısı, yıllardır sahip olduğuna inandığı liderlik meziyetlerinin var olduğunu kanıtlamıştı. Savaşın sonraki yılları da onun bu namını pekiştirecekti.

Şimdi, Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntılarından, yeni bir Türkiye kurmak için ihtiyaç duyduğu güce sahipti.

Bütün bu yıllar boyunca en yakınında olan kişilerden biri, daha sonra başbakanı olacak olan İsmet İnönü, onun hakkında şöyle demiştir:

“Atatürk’le okuldan yakın sınıflardayız. Orduda da birbirimize yakın rütbelerde bulunduk. Atatürk’ün hedefi, mektep hayatından beri açıktı. Daha sonra muharebelerde beklenmedik hünerler sergilemiştir. Giderek artan zorluklar karşısında, büyük bir komutana dair vasıfların hepsini art arda ortaya sermiş, mütarekeye giden yolda görevlerinden büyük bir şerefle çıkmıştır. İmparatorluğun sonunun geldiği artık belli olmuştu. Bunun üzerine Atatürk kararını verdi. Artık padişahın hükumetiyle çalışma imkânı kalmamıştı.”

Mustafa Kemâl’in görüşü, bir direniş hareketinin oluşturulmasına doğru yöneldi. Fikirlerini paylaşanlarla, Konstantiniyye’de bir evde toplandı.


Amaçları, yenilmiş ve lidersiz kalmış Türk Ulusunu, güçlü düşmanlarına karşı harekete geçirmekti. İtilaf devletlerinin; İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın aç gözlülüğü, Mustafa Kemâl’e başarılı olma şansı verecekti. Müttefik kuvvetler hali hazırda, imparatorluğun Arap vilayetlerine el koymuşlardı. Ve şimdi ise aralarında, doğrudan Türkiye’nin zengin bölgelerini bölüşme planları yapıyorlardı. Lloyd George, bu siyasetin parçası olarak Yunan hükumetini, Türkiye’nin batı kıyısındaki Smyrna (İzmir) kentine yirmi bin asker çıkartması için teşvik etti.

Tarih 15 Mayıs 1919’du ve bu, Mustafa Kemâl açısından kritik bir eşikti.
“Gerçekte Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı memleketleri, bütünüyle parçalanmıştı.

Ortada, sadece bir avuç Türk’ün barındığı Ata yurdu kalmıştı.

Son konu bunun da paylaşılmasıydı. Bu durum karşısında bir tek karar vardı; o da milletin egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak.”
Kurtuluş Savaşı döneminde Türkiye’de bulunan tarihçi Arnold Toynbee, Yunanlıların karaya asker çıkarmasının etkisini şöyle hatırlıyor:

“Bence bunun çarpıcı bir etkisi oldu. Yunan güçleri buraya ayak bastığında, yüzlerce insanın öldüğü bir katliam yaşandı. Yunanlılar, kendilerini kaybetmişçesine hareket ettiler. Türkiye’nin kalbi işgal altındaydı. Arap ve Balkan eyaletlerinin elden çıkmasını hali hazırda kabullenmişlerdi. Bu durumda Atatürk, Türk ulusunun yok oluşla karşı karşıya olduğunu ve kendisini savunması gerektiğini düşünüyordu. Bu düşüncenin meşruluk kazanması için bu gelişmelerden daha iyisi olamazdı.”

Bu arada Müttefik kuvvetler, Konstantiniyye’de giderek artan şekilde zorluklarla karşılaşıyordu. Eyaletlerde karışıklıklar vardı. Müttefik kuvvetler, padişaha düzeni yeniden sağlaması çağrısında bulundu. Mustafa Kemâl, Türklerin kalbi olan Anadolu’daki geniş bir sahada görev yapmak üzere, ordu müfettişi olarak atandı. Görevi, yasa dışı faaliyetleri durdurmak olacaktı. Ancak onun aklında başka şeyler vardı.

“Kafes açılmış, önümde geniş bir âlem vardı. Kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan, büyük bir kuş gibiydim.”

Gemiyle Konstantiniyye’den ayrılırken, güçlerini Anadolu’da bir isyan başlatmak amacıyla kullanmak için kararlıydı. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a indi. İlerleyen yıllarda insanlar kendisine doğum gününü sorduğunda, keyifle “19 Mayıs” diyecekti. Zira bu tarih, hayatındaki gerçek işinin başladığı gündü. Bütün bunları yaparken, kendisini kısmen bilinçli olarak gelecek yıllara hazırlıyordu.
Bu tarih, Türkiye için de yeni bir başlangıç olacaktı.

Mustafa Kemâl’in Samsun’a indiğinde yaptığı şey, ordu komutanları ve yerel yöneticilerle bir araya gelmek oldu. Ancak, Konstantiniyye’de kendisine verilen emirleri yerine getirmeyip tam tersini yaptı. Türkiye’yi birleştirmek ve tüm yabancı işgal güçlerini ülke dışına çıkartmak hedefiyle bir halk direnişi hareketi başlattı. Bir hafta sonra karayoluyla Amasya’ya gitti. Çarpıcı bir biçimde dağlar arasındaki bir geçitte yer alan, yıkılmış bir kalenin altında uzanan küçük bir kent. Burada daha güvendeydi. Zira hükumet, onun gitmesine izin vererek ne kadar büyük bir hata yaptığını anlamıştı ve geri dönmesi için baskı yapıyordu. O ise hakkındaki emirlere aldırmıyordu. Amasya’da halka, direniş hareketine katılım için açık bir çağrıda bulundu:

“Amasyalılar, düşmanların Samsun’dan yapacağı bir çıkarma hareketine karşı ayaklarımıza çarıklarımızı çekecek, dağlara çekilecek ve vatanı en son kayasına kadar savunacağız. Tanrı, Ulusumuza yenilgi yüzü gösterirse; bütün evlerimizi, mallarımızı ateşe verecek ve vatanı bir harabeye çevirerek, boş bir çöl halinde düşmana bırakacağız !”

Burada, en güvendiği adamları görüşmeye çağırdı ve gelecek planları yaptı.

“İstanbul hükumeti, aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Sivas’ta hemen Milli bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.”

Sivas, merkezi olarak toplanılacak noktaydı ancak iletişim olanakları ilkeldi. Demiryolu yoktu ve burada Mustafa Kemâl’le buluşacak delegeler, engebeli Anadolu yollarında, at arabası ya da at sırtında uzun mesafeleri aşmak zorundaydı. Delegeler, Selçuklu döneminden kalma anıtlar arasındaki bu tarihi kentte, halk direnişi hareketine resmi bir biçim kazandırmak için bir araya geldi. Kongre, 4 Eylül 1919’da bir ortaokulda toplandı. Kongre, Mustafa Kemâl’i başkan seçti ve tarihi bir milli beyannameyi onayladı.

Beyanname; Türklerin milli anavatanlarında kendi kaderlerini tayin hakkını savunuyor ve her türlü yabancı müdahale ile işgali reddediyordu. Delegeler, Mustafa Kemâl’in girişimiyle padişah ile olan tüm ilişkilerini kestiler. Artık bu yolun dönüşü yoktu ve önlerine koydukları iş neredeyse imkânsız görünüyordu. Arkasında bir avuç delege bulunan Mustafa Kemâl’in yoksul bırakılmış ve beli bükülmüş bu ülkeyi yeniden canlandırması gerekiyordu. Elinde, ne savaş için yeterli teçhizat, ne bir hükumet ne de maddi kaynaklar vardı. Diplomatik olarak tanınmıyordu. Karşısındaysa, müttefik kuvvetlerin denetimi altındaki Türkiye’nin meşru hükumeti vardı. O ise, müttefik güçleri yenmek hedefiyle Angora’da, şimdiki adıyla Ankara’da isyancı bir meclis kurma çağrısı yaptı. Angora; kalesi olan küçük bir yerleşim yerinden fazlası değildi. Ancak Konstantiniyye’nin yozlaşmış ortamı ve yabancıların hâkimiyetinden çok uzaktaydı. Ve bir demiryolu hattı üzerinde olmanın avantajına sahipti. Konstantiniyye’de bulunan ve devrime sempati duyan birçok kişi, sessizce buradan ayrılıp Angora’daki isyancılara katılmayı başardı. 23 Nisan 1920’de 369 üye, apar topar meclis binasına çevrilen binaya geldi.


Şimdi, her türlü engele karşı koyan bir halk yönetimiyle, efsanevi bir dönem başlamıştı. Mustafa Kemâl, Türkiye’nin bağımsızlığı mücadelesinde gerekirse güç kullanılması konusunda meclis üyelerine çağrı yapmış, onları bu konuda teşvik etmiş ve sonunda da ikna etmişti.

“İçinde bulunduğumuz durumda yapmak istediğimiz şey, ne askerlik açısından, ne de başka bir açıdan açıklanabilir. Ancak, her şeye rağmen yurdumuzu kurtarmak, özgür ve uygar bir Türk Devleti kurmak, insan gibi yaşayabilmek için yapacağız bunu.”

Mustafa Kemâl, parlamentoda mücadele verirken, padişah ise müttefik güçlerle Sevr anlaşmasını imzalayıp Türkiye’nin parçalanmasını onaylamıştı.

Türkiye’nin iç bölgelerindeki köylülerin, Mustafa Kemâl’e güçlü bir şekilde destek vermesinin arkasında yatan asıl neden de bu olmuştu. Ve müttefik güçler, amaçlarını uygulamaya koymak için Lloyd George’un teşvik etmesiyle Yunanlıların kendi başlarına, Anadolu içlerine ilerlemesine izin vermişti. Bu, onlar açısından korkunç bir hataydı. Bu konu hakkında Winston Churchill daha sonra şunları söyleyecekti:


“Uzun, harap edici savaşlarla yıpranmış ve imparatorluğu paramparça olmuştu. Ama Türk, hâlâ ayaktaydı. Göğsünde, dünyaya meydan okumuş bir ırkın kalbi çarpıyordu. Yüzyıllar boyunca üzerine gelenlere karşı çarpışarak, zaferler kazanmıştı.”

Yunanlılar Anadolu içlerine ilerlerken, önce Bursa’yı işgal etti. Daha sonra, Angora’ya uzanan hayati demiryolunu kontrol altına almak için Eskişehir ve Afyon doğru ilerledi. Türkler, küçük bir köy olan İnönü’de Yunanlıların saldırılarını iki kez püskürtmeyi başardı ve onları Bursa’ya geri çekilmeye zorladı. Prof.Toynbee, sefer sırasında bir gazeteci olarak Yunanlılara eşlik etmişti. Toynbee, iki ordu arasında nasıl bir çelişki olduğunu şöyle hatırlatıyor:

“Oradaki Türkler köylülerdi. Üzerlerinde sivil, köylü kıyafetleri ve ellerinde tüfekler vardı. Yunanlılar ise üniformalı ve müttefikler tarafından yoğun bir şekilde silahlandırılmışlardı. Sadece Türk süvariler üniforma giyiyordu. Bence bütün bu durum, Yunanlılar için büyük bir sürpriz olmuştu. Bu, Türklerin kendileri için de ve en önemlisi İngilizler için de büyük sürpriz olmuştu. Ve bence bunun psikolojik bir etkisi de olmuştu. Atatürk bu direnişle ilk kez, -Burada bunu yapıyorsam, Türkiye’yi kurtarabilirim- şeklinde müttefik kuvvetlerine karşı çıkmış ve onlara mesaj göndermişti.”

Ancak Yunanlılar Haziran 1921’de bu defa yüz binden fazla bir takviye orduyla tekrar geldiler. İyi donanımlıydılar ve hatta küçük bir hava gücü tarafından da destekleniyorlardı. Bu kez Afyon ile Eskişehir’i ele geçirdiler ve Angora’yı vurabilecek mesafeye kadar geldiler. Mustafa Kemâl, Türklerin savunma hattındaki durumunu gözden geçirerek, derhal topyekûn geri çekilme emri verdi. Bu endişe verici bir karadı ancak ordunun mühimmatının kısıtlılığı ve yedek güç eksikliği nedeniyle başka da çaresi yoktu.

Bu, bağımsızlık savaşının en çaresiz safhasıydı.

Meclisin kendisine verdiği özel güçlerle donatılmış olan Mustafa Kemâl, milli seferberlik adına muazzam bir çabaya girişme çağrısı yaptı. Çağrıya verilen yanıt, hızlı ve kendiliğinden sonuç buldu. Anadolu’nun dört bir yanından binlerce köylü, kendini ortaya attı. Mühimmat açığını gidermek için alelacele atölyeler kuruldu ve demirciler, silah yapımı için işe koyuldu. Türk kadınları bile cepheye mühimmat taşımaya yardım etti. İlkel bir tedarik sistemi oluşturuldu. Yunanlılar yeni saldırılara giriştiklerinde, Türklerin savunması artık çok daha düzenliydi.

“Yunanlılar mutlak zaferden daha azının yenilgi olarak görüleceği bir pozisyondaydılar. Türkler açısından ise, ezici bir yenilgiden daha azı bile zafer sayılacaktı. Bu gerçeğin hiç bir boyutu, Türklerin savaşçı liderinden saklanmamıştı.”

Angora’ya yönelik tehdit çok tehlikeli bir hal almıştı ve Yunanlılar sadece 48 Km. uzaktaydı. Mustafa Kemâl, birliklerine şöyle seslendi:

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün Vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Her birlik bulunduğu mevziide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur.”

Yunan komutanlar da, emirlerindeki askerlerden son bir çaba göstermelerini istiyordu.

“Saldırdığımız her tepenin arkasında Angora’nın olduğunu söylüyorlardı. Ancak 16 gün geçmişti ve Angora ortada yoktu. Bize, Türklerin eline düşersek öldürüleceğimizi söylüyorlardı ve bizi otomatik silahlarla öne sürüyorlardı. Piyon gibiydik.”

Yunanlıların ilerleyişi Sakarya nehrinin kıyılarında tersine çevrilmişti. Türkler iyi bir savunma hattı kurmuştu. Hat, önlerindeki nehir ve arkalarındaki alçak tepelerle korunuyordu. Yunan askerler, Türklerden yaklaşık üç kat daha kalabalıktı ve daha fazla ağır silahları vardı. Ancak Mustafa Kemâl, bir kez daha inatçı ruhuyla adamlarına ilham aşılamayı başarmıştı. Yunanlılar yaz sıcağında, üslerinden uzakta savaşmakta ve ihtiyaçları olan malzemeler ile takviye güçlerini buraya getirmekte zorluk yaşıyorlardı. Eğer Yunanlılar nehri geçmede başarılı olsaydı, Angora’nın yolunu açacaklardı. Bir kaç kez Türk hattını yarmayı başardılar. Ancak Mustafa Kemâl, muharebenin başında atından düşüp kaburgalarını kırmış olmasına rağmen adamlarını yeniden toplamayı başarmıştı. Muharebeyle ilgili tüm planları, kafasının içinde yaşıyor gibiydi. Yunanlılar ardı arına saldırıyor, o ise onlara karşı bir tepeden öbür tepeye savaşıyor ve her seferinde de onları etkisiz hale getiriyordu. Üç hafta boyunca muharebede üstünlük, bir o tarafa bir bu tarafa geçiyordu. Ancak sonunda adamlarının tükendiğini ve tedarik hatlarının düzensiz Türk grupları tarafından tehdit altına girdiğini gören Yunan komutan, geri çekilme emri verdi. Böylece muharebe alanında üstünlük Türklere geçti. Angora’ya yönelik tehdit sonunda ortadan kalkmıştı. Angora’daki rahatlama hissi çok güçlüydü. Şimdi tek yapılması gereken, işgal güçlerinin hepsini birden Türkiye’nin dışına çıkarmaktı. Türklerin güçlerini toparlaması bir yılı aldı, sonrasında ise Mustafa Kemâl nihai saldırısını gerçekleştirdi.

“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir! İleri !”

Trajik bir biçimde tüm kazandıklarını kaybettiğini gören Yunanlılar, geri çekilirken ülkenin kırsal kesimlerini yerle bir ettiler.

Her şey 15 günde bitmişti.

Türklerin ilerleyişinde onların yanında bulunan, dönemin önemli gazetecilerinden Halide Edip, Türk süvarilerinin Smyrna’ya girişine tanıklık etmişti : “Bir anda askerler kılıçlarını çektiler, iki tarafımızda kılıçları güneşte parlayarak yürüdüler.”

Yunan ordularının işgal kuvvetlerini karaya çıkarmalarından üç yıl sonra, Smyrna’da Türkiye’nin tam bağımsız olması hedefine ulaşma şansı yakalanmıştı. Ülke, sonunda yabancı işgalinden kurtulmuş ancak o, bu zaferin sadece kendisine ait olmadığını biliyordu. Saflarında savaşan köylülere şükranlarını sundu. Onlara, bir sevgi ifadesi olarak “Mehmetçik” diye hitap etti.
Yunanlılar ülkelerine dönerken, diğer müttefik güçler ise boyunduruk altına alamadıkları bu inatçı Türkiye’yle anlaşmaya vardı.

Lozan antlaşması, yeni Türk Devleti’nin sınırlarını belirledi ve son işgal birlikleri de Türk topraklarını terk etti. Lloyd George istifa etti ve son Osmanlı Padişahı da bir İngiliz gemisi içinde Konstantiniyye’yi terk etti.

Kurtuluş Savaşı sona erdi ve 29 Ekim 1923’te CUMHURİYET ilân edildi.

Mustafa Kemâl, ülkenin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Mustafa Kemâl bu sırada 42 yaşındaydı ve hayatının yegâne hedefi olan “Türkiye’nin modernleşmesi görevi” ise hâlâ önünde duruyordu. Bunun için uğraşırken, Smyrna’da kendisine, alışılmadık bir yoldaş buldu. Bu kentte, Latife adında genç bir kadınla tanıştı ve onunla evlendi. Bu ana kadar kadınlar, onun için sadece dinlenme dönemlerinde eğlencesine eşlik eden kişilerdi. Ancak Latife farklıydı. Şimdi, yeni Türkiye için istediği her şeyin, kendisinde cisimleştiği bir eşe sahipti. Latife, zeki ve özgürlüğünü kazanmış bir kadındı. Mustafa Kemâl, yurtiçi gezilerinde kendisine eşlik eden eşini, geleceğin sembolü olarak başı açık bir şekilde takdim etmekten gurur duyuyordu. Latife, Mustafa Kemâl’in alışık olduğu sert, bekâr hayat atmosferini Angora’daki evlerinde yumuşatmaya çalıştı. Mustafa Kemâl ise biraz olsun rahatlayabilmek için, arkadaşlarıyla sık sık içki sofralarındaydı. Latife’nin yanında olması hoşuna gidiyordu ve onun desteğine çok değer veriyordu. Şüphesiz, ikisine de ihtiyacı vardı. Zira hedeflediği toplumsal devrim onu, hala çok muhafazakâr olan bir ülkedeki gerici güçlerle karşı karşıya getirecekti. Türkiye’yi 20.yüzyıla, yalnızca onun iradesinin kuvveti taşıyabilirdi. Prof.Toynbee, Mustafa Kemâl’le ilgili ilk izlenimlerine dair hatırladıklarını şöyle aktarıyor:

“Az sayıda kişilik, böylesine ürkütücüdür. Sizinle konuşurken, söze başlamadan önce alnı somurtur gibi aşağı, kaşlarına kadar iniyordu. Bu, göz korkutucuydu. Ben onda, muazzam bir entelektüel yetenek, muhteşem bir özgüven ve bir şeyi aklına koyduğu zamanlarda ortaya çıkan inatçı bir karakter gördüm.”

İlk hedefi, Türkiye’de yaşamın bütün alanlarını belirleyen İslam’dı. Şimdiye kadar ortaçağdan miras kalan şeriat, insanların yaşamını yönetiyordu. Sembol ise halifeydi. İnançlarının koruyucusu olan halife; eğitim, hukuk ile gelenek ve göreneklerin de en üst merciiydi. Mustafa Kemâl, halifeliği kaldırdı ve 1926 yılında medeni kanunu hayata geçirdi. Bu durum, Kurtuluş Savaşında çok önemli rol oynayan Türk kadınlarının tüm konumunu değiştirdi. Bu konu, olağanüstü bir öneme sahipti. Peçeli, sosyal hayattan tecrit edilmiş, eğitim hakkından yoksun, ailelerinin sınırlarının ötesinde toplumla temas kuramayan kadınlar, toplumsal hayat içinde önemli bir rol oynayamıyordu. Şimdi Mustafa Kemâl, hem kanunlar hem de toplumsal değişimle, Türk kadınlarını bu tecrit halinden kurtarmaya çalışıyordu. Onları, peçeyi terk etmeye çağırıyordu. Onlara, eğitim hakkı ile tıpkı kocaları gibi oy verme hakkını kazandırıyordu.

“Bir sosyal toplum, aynı gayeye bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse, gelişme ve uygarlaşmasına, teknik imkân ve ilim ihtimali yoktur.”

Mustafa Kemâl’in özgürlüğüne kavuşmuş eşinin, bu değişimler yaşanırken yanında olmaması bir çelişkiydi. Mustafa Kemâl, kadının toplumdaki yeriyle ilgili ilerici düşünceler sahipti ancak kendi evliliğini yürütemedi. Kendisiyle aynı fikirlere sahip eşi, ev içi yaşamda kendisini rahatsız ediyordu. Kışla yaşamının getirdiği alışkanlıklar, onda çok derindi. Mustafa Kemâl, içki içmesini Latife’nin kontrol etmeye çalışmasını, kadın ve erkek arkadaşlarının seçimine karşı çıkmasını ve arkadaşlarının önünde onu eleştirmesini kabul edilemez buluyordu. 1925 yılında, evlendikten sadece iki yıl sonra eşini boşadı. Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, Mustafa Kemâl ile Latife’nin evlilikleri hakkında hatırladıklarını şöyle anlatmıştı:

“Karısı biraz daha hoş görülü olsaydı, evlilikleri sürerdi diye düşünüyorum. Ancak o, kocasına âşık olduğu için, bizim beklediğimiz kadar hoş görülü olamadı. Ayrıca çok gençti. Yaşı biraz daha büyük olsaydı, belki de Atatürk’ün kendine has davranışları olduğunu anlayabilirdi. Atatürk’ü kısa sürede değiştirmek çok kolay değildi.”

O dönemin gazeteci yazarı Halide Edip, Mustafa Kemâl’in reformlarına muhalefet edenlere karşı, aynı anda hem ikna edici hem de diktatoryal olduğunu şöyle hatırlatıyor:

“Yerine göre alaycı, şüpheci, ilkesiz ve şeytanca kurnazdı. İnsanları sindirir, basit sokak kahramanlığından keyif alırdı. Elbette çevresinde, kendisinden zekâ, ahlaki altyapı, eğitim ve kültür açısından çok daha yüksek seviyede insanlar vardı. Ancak, incelik ve özgünlük konusunda onlar kadar yetkin olmamasına rağmen, kimse onun canlılığıyla baş edemiyordu. Bu da onu, baskın bir figür yapıyordu.”

Ülkenin kurtarıcısı olarak edindiği prestije dayanan kişisel otoritesi muazzamdı. Ancak ülkenin içinde bulunduğu acil durum, artık geçmişti. Zafere ulaşmasında ona yardım edenler, onun diktatoryal yönetimlerine git gide daha fazla içerlemeye başlamıştı.

“Onun gücü, insanları ikna etme ve imkânsızı gerçekleştirmek için teşvik etme iradesinden geliyordu. Ama bunu “her şeyi ben yapmalıyım” anlayışıyla yaptı. Onlara ihtiyacı olduğu süre içinde çok soğukkanlıydı. Ankara’da birlikte çalıştığı bu bir avuç yetkin erkek ve kadına, ihtiyacı vardı. Yunanlılarla savaş kazanılmadan önce, bu çevresindeki insanlara ihtiyacı vardı ve onlarla ilişkilerini bozmadı. Ancak savaş kazanılır kazanılmaz, üzerindeki baskı kalktı ve onları karşısına aldı. Onlara, ya Türkiye’de kalmayı imkansız hale getirdi ya da sürgüne gönderdi ki bence ciddi yanlıştı.” demiştir İngiliz tarihçi Prof.Arnold J.Toynbee.

Mustafa Kemâl, arkadaşlarının muhalefetine rağmen, Türkiye’de hayatın her alanını içeren bu reform programını kararlılıkla sürdürdü. Reformlarından bazıları görünüşte önemsizdi. Örneğin; fes giymenin yasaklanması gibi. Ancak, Müslüman Türklerin geleneksel giysilerinden olan fes, aslında Mustafa Kemâl’in ortadan kaldırmak istediği her şeyin sembolüydü. Şapkasını takıp, bilinçli olarak seçtiği muhafazakâr bir bölgeye gitti ve oradakilerin de şapka takmaya başlamaları için ısrarcı oldu. Hedefi, Türkiye’nin yüzünü doğudan uzaklaştırıp batıya çevirmekti.

“Altı kaval, üstü şişhane diye anlatılabilecek bir kıyafet, ne millidir ne de milletlerarasıdır. Medeni ve milletlerarası kıyafet bizim için çok özlü, milletimiz içim yakışır bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta kundura veya potin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayanı olmak üzere, başta güneş siperli başlık. Bunu açık söylemek isterim. Bu başlığın adına şapka denir.” En tutkulu reformu, Türk eğitim sistemini temelden değiştirdi. Ülkede o zamana kadar her kitapta kullanılmış olan Arap alfabesi, değiştirilmiş Latin alfabesi için terk edildi.

“Arkadaşlar, güzel dilimizi anlatmak için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Yüzyıllardan beri, kafamızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak zorundayız.”

Ulusa, okuma yazmayı öğretmek için bizzat kendisi, kara tahta ve tebeşirle uzun yolculuklara çıktı. Mustafa Kemâl’in hedefi sadece eğitmek değil, aynı zamanda batıyla bir iletişim kanalı açmaktı. Aynı mantıkla, yurttaşlarının soyadı edinmesini emretti. Bu, o zamana kadar Türkiye’de bilinen bir şey değildi. Ve kendisi de, Türklerin babası anlamına gelen Atatürk soyadını aldı.

Ülkede yeni bir ulusal gurur inşa ediliyordu. Angora ve Konstantiniyye gibi Avrupa isimlerine sahip kentlerin adı değiştiriliyordu. Bu kentler, artık uluslararası alanda Türkçe isimleriyle bilinecekti. “Ankara ve İstanbul.”

Atatürk, ülkede demiryollarının inşasına, sanayinin teşvik edilmesine, fabrikaların planlanmasına ve yeni tarım yöntemlerinin tanıtılmasına bizzat öncülük yaptı. Altı yıllık kısa bir süre zarfında, devlet yapısını tepeden tırnağa değiştirdi. Bu, sabırlı Türk halkı için bile biraz fazlaydı ve Atatürk’ün üzerindeki baskı gittikçe artmıştı. 1930’ların ortalarında gücü artık tükeniyordu. Yıllardır çok içmesi ve bünyesine aralıksız olarak yüklenmesi, sağlığını bozmuştu. Hayatının son dönemleri, farklı açılardan hüzünlü geçmişti. Çarpıcı başarılarının orta yerinde kişisel ilişkilerini kesmiş, bu da yalnızlığını artırmıştı.

“Atatürk, hakikate her zaman inanan bir insandı. Birçok açıdan çok duyarlıydı. Atatürk’ün iki karakteri vardı. Çok sert de olabilirdi, çok sessiz ve sakin de. Gözlerinde yaş görebilirdiniz. Çocukları severdi, doğayı severdi, müziği severdi, kendi ulusunu severdi, kendi ülkesini severdi. Hatta diyebilirim ki bütün dünyayı severdi. Ve bundan dolayı tüm dünyada her zaman savaş değil barış istemiştir. Şüphesiz Atatürk, birçok açıdan muhteşem bir adamdı ve bundan dolayı da duygusal açıdan yalnızdı.” demiştir Süreyya Ağaoğlu.

“Atatürk eğer, Yunanlılara karşı savaşı kazanmasına ve itilaf devletleriyle barış anlaşmasına ulaşmasını sağlayan, çevresindeki yetkin insanları yanında tutabilseydi ve gerçekleştirdiği reformları altı yılda değil de on iki yılda yapabilseydi, bence Türkiye’nin geleceğinde muazzam bir farklılık yaratırdı. Türkiye, son elli yıllık dönemde çok daha mutlu olurdu. Kısa bir hayatı olacağını biliyor muydu? Bunu bilmiyorum. Ancak bunu bile biliyor olmalıydı ki zira zeki adamdı ve ağır içki kullanıcısıydı. Bence kaybedecek zamanı olmadığını ve hızla ilerlemesi gerektiğini de hissetti. Zira o ölmeden yaklaşık on yıl öncesinde, kendisine hep karşı olan karakterlerle karşılaştı. Reformları, Türkiye’nin sindirebildiği kadarıyla gerçekleştirmişti. Bence bunu daha fazla zamana yayabilirdi ancak, mizacı ona, bunu yapmasına izin vermedi.” demiştir Toynbee.

1938 yazındaki tatili sırasında ağır bir şekilde hastalandı. İstanbul’daki eski padişahın sarayına, yani üzerine “Yeni Türkiye” damgasını vurduğu imparatorluk geçmişinin sembolü olan Dolmabahçe Sarayı’na getirildi. Bu anlayış doğrultusunda, ülkesini dünya çapında bir yere yerleştirdi. Nazizm ve komünizm tehlikeleri arasında zekice dümen tutturdu ve batıdaki demokrasilerle ilişkilerini sağlamlaştırdı.

Bugün dahi, onun yaptıklarından vazgeçmek hiç de kolay değil. Ancak, o dönem kontrolün elinden çıkmasından korkuyordu. Doktorları ona siroz teşhisi koymuştu. Gücü azalıyordu. 10 Kasım 1938 sabahı, saatin 09’u geçmesinden hemen sonra hayata gözlerini kapadı. Ve genel sekreteri Hasan Rıza o sırada şöyle söyleniyordu:

“Bak, koca bir tarih göçüyor!”

Atatürk için sonunda saatler durmuştu. Ancak harekete geçirdiği olaylar zinciri, yeni bir kadere kavuşturduğu ülkenin hayatında devam etti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir