Hikayeler,  İç Dökmeler,  Sosyal Paylaşım

HİKÂYE

Hedefler, istekler (hayaller).

İnsan zihni her şeyi isteyebilir ama her şeyi hedefleyemez. Uçmak isteyebiliriz, zengin olmak isteyebiliriz, mutlu olmak isteyebiliriz, en iyi yaşam şekli kendimizde olsun isteyebiliriz, en iyi aşkı ve sevgiyi yaşamak isteyebiliriz v.s.

Ama hedef belirlerken zihin; daha çok verilere bakarak harekete geçer. Çocukluğumuzdan bu yana yaşanmış hayatımıza bakacak olursak, isteklerimiz artıp hedeflerimiz azaldıkça, karakterimizde şımarma belirtileri başlar. Hayat böyledir. Bir insan ne zaman depresyona girer, işte o zaman hedefleri azalır ve istekleri artar.

Demek ki şöyle bir denge yaratmak gerekir.

Ne zaman kendimizi iyi hissetmiyor ve elimizden hiç bir şey gelmiyorsa, öz güvenimiz düşükse bilmeliyiz ki isteklerimiz o esnada yavaş yavaş artmaya başlıyor. Çünkü hayat diyor ki, “artık bir hedef belirle.”

Bu durumda yapılması gereken belli başlı davranışlar vardır. Yarattığımız öz güvensizliğimizin ana unsuru, kendi hayatımızla başkalarının hayatını kıyaslamaktan başka bir şey değildir. Bu, mutsuzluğun ana kaynağıdır. Yüzlerce yıldır bir sürü insan, kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu ve benzeri halk öyküleri kullanarak bir takım mutluluk arayışı içine girdi. İsteklerini evrene gönder, pozitif enerji mesajları v.s. gibi konulara kafa yorduk. Kimimiz Allah’ın adını evren, duanın adını enerji yaptık.

Halbuki daha gerçekçi (realist) olmak en doğrusu !

Birincisi, bir şeyi en çok isteyip arzuladığımız anda o şey olmaz. Bu gerçektir. Sabaha kadar enerji gönder, bir yerlere çaput bağla, enerji gönderip bekle…. NAFİLE !

Çünkü, bir şey hedeflediğimizde zaman içinde yaptığımız mücadele ile bu beklentimizin dış dünyadaki görünen durumu, maksimum seviyeye çıkar. Hedefler ve istekler, daha çok sezgilerimizle oluşacak bir yolculuktur. Sezgi, biz onu istemeyi bıraktığımızda ortaya çıkar. Yani bir iş ortamında toplantı yaptığımızı düşünelim. Yöneticinin, ortaya bir konu attığını ve hepimize bu konuyla ilgili bir fikir üretmemizi istediğini düşünelim. Toplantının 30 dakika sürdüğünü düşünelim. Bu süre içerisinde toplantıda bulunan herkes, bu konu üzerine en iyi fikri üretmek adına bilinçli seviyede aşırı istekli olur. Toplantıdaki her birey, “en iyi fikri ben üretmeliyim” çabasına girer. Ama en iyi fikir her zaman, toplantı sonlandıktan sonraki sakin zaman diliminde ortaya atılan fikirdir.

Bir durumla ilgili ne kadar çok odaklanırsak, bilinç hazır kavramlar üzerinden harekete geçer. Ne zaman odaklanma sürecini bırakırsak, o zaman “gerçek sezgi” harekete geçer ve hedeflerimize ulaşmaya başlarız.

Hayata bir kez gelip, bir kez ölüyoruz. Hikâyeden ibaret olan bu yaşam diliminde bizler başrol oyuncularıyız. Senaryoyu nasıl yazacağımız bize kalmış.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi… Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya …
Kalp durur …
Akıl unutur …
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur…

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim… ve BENİM OLAN, sadece BENİM OLAN bu hayatı toplumsal baskılardan uzak, umursamadan, sadece kendi yazdığım senaryoya göre tatmam gerektiğini YENİ ÖĞRENDİM !

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir