mostbet az1 winlucky jetpin up casino gamepin up casino1win kz1win aviator1 win1 win az4r betmostbet kz1 winmosbetparimatch1win aviator4rabet india1vin1win casinopin up casino india1 winmosbet indiaonewinpin up azmostbet1win slotmostbet kzmosbet casinolucky jet1xbet lucky jetpinuplucky jetpin up indiamostbet1winmostbet casinomostbet kzaviatormosbet aviatormosbet casinopin up casinopin-up kzpin-up kzaviator4rabet bangladeshpin-up1win apostaparimatchlacky jetmostbet4rabet bangladeshmostbet casino
10Şub, 2020
2016 – 2020

Önümde tonla hayal vardı; aptalca gururlanıp teptim yarını.

Bugün, yarın.. Bir hayat geçti

Alıştı artık bünye karanlık enerjiye
Tökezlememi bekleyerek arkamdan gülenleri gördüm
Yukarı doğru yol teperek yaralarımın kapanmasını
Zaman geçtikçe, acılarımın silinmesini umdum

Ve “nerden, nereye?” dedim hayatı seyrederken
Her gün yeni bi’ deneyimi hazince farkederken
İsteyenler oldu her zaman yerimi almayı
Işığı bulmanın peşindeki işimi çalmayı

Yarınları teperken beklediğim umudu, artık gözümü karartarak bekliyorum.

Pişmanlığım yok, kızgınlığım yok… Sadece biraz daha büyüdüm.

Herkesi affediyorum, herkesi azad ediyorum.

İlâhi düzene teslim ediyorum kendimi.

18Tem, 2018
ŞİMDİ

“Eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim… O yaşamda daha çok hata yapardım. O kadar mükemmel olmaya çalışmazdım gibi… ya da keşkeler üzerine kurulu… pişmanlıklarla dolu…” sorgulanan bir geçmişin kalitesizliğini şimdiki anlara taşımamak adına, yaşımız kaç olursa olsun, nefes alıp verdiğimiz her günü, her saati, her dakikayı, her anı; hayatı yeniden keşfetmek için kullanmalıyız.

Bunu başarmak zorundayız.

Bu yaşamda, onca ciddiyetin arasında yapamadığımız kadar eğlenmek, o kadar da temiz kalmamak, daha fazla riskler göze almak ve en azından nefes alıp verdiğimiz her anın yeni bir başlangıç olduğunu unutmadan yaşamak en doğrusu sanırım.

Ben yaşamın her dakikasını gerçekçi ve kitabına uygun yaşayan insanlardan biriyim. Elbette mutlu anlarım da oldu.

“Ama geriye dönüp, baştan başlayabilseydim çok daha fazla iyi anlarım olurdu.” dememek için bundan sonrasında bu iyi anları çoğaltmak sadece bizim elimizde.

Çünkü, eğer bilmiyorsanız, yaşam bundan ibarettir, “anlar, yalnızca anlar…”
“Şimdi”yi sakın kaçırma.

Duygusallık şimdiyi kaçırmadaki en önemli insan doğasıdır.

Meziyet değil, Eziyet bir durumdur.
Gem vurup, idare altına alabilenlere yaratıcılık ve beraberindekileri sunar. Esiri olanlara da sulu gözler vadeder duygusallık.

Med-cezir misali, ayın hareketinden etkilenen insan modelleri bile vardır.
Duygusallığın fazlası, bünyeyi yorar. Gözlerde kararma, içe kapanma ve depresyon belirtileri olur.

Bunu aşmadan şimdiyi yakalayamaz İNSAN !

26Haz, 2018
UMUDA YOLCULUK

Ülkede daha bir gün önce tarihinin en önemli genel seçimi yapılmıştı. Sempatizanı olduğu parti, seçimlerden kesin olmayan sonuçlara göre açık ara ikinci parti olarak çıkmış yani kaybetmişti.
Dönem dönem siyasete merak salarak komplo teorileri üretirdi ama, bu durumu kabul eden parti adayından dolayı “yapacak birşey yok, kaybettik” durumunu zaman içinde atlatıp unutmak ve önüne yani geleceğe odaklanmak istiyordu. Evet belki zordu ama mecburdu.

Çünkü şu anda, kendi adına belki de bir umuda yolculuk yapmaya başlamıştı.

Yedi senedir peşini bırakmadığı, 1999 dan 2011 senesine kadar verdiği emeklerinin karşılığını almak için yeşeren ciddi bir umudun yolculuğuna çıkmıştı.

Her şey olabilirdi.. Tabi ki bu enteresan dönemde gelinen noktada yaşanacak kayıp, her şeyin sonu değildi.
Umutları boşa çıkabilirdi ya da stresle ve acılarla geçen bu koca yedi sene içinde hayalini kurduğu HAYAT’la huzuru yakalayabilirdi.

Ve olumlu veya olumsuz alınacak sonuç en azından kafasındaki çok ciddi bir stresi atmasını sağlayacaktı.

BİLİNÇLİ (MÜKEMMEL) TOPLUMUZ VESSELAM

90’lı yıllar, o dönemlerde yaşayan herkes için bir geçiş süreciydi. Modernleşmenin, teknolojinin ve başka dünyaların yeni yeni tanındığı bu dönemde genç olanlar, epey güzel tecrübeler yaşadı.

Şimdiki bilgisayar oyunlarında ‘gerçeklik’ saplantısı var.

“Daha gerçekçi olan oyun daha başarılı” gibi bir algı oluştu.

Halbuki 90’larda böyle değildi. Gerçeklikle alakası yoktu; iki boyutluydu oyunlar ve biz sadece oyun oynadığımızın bilincindeydik. “Oyun”du ve o dünyayı renkli ve eğlenceli buluyorduk.

Bizi o yüzden kendine bağlamayı başarmıştı.

Şimdi “gerçek”lik ve “3 boyut” yüzünden en ufak bir başarısızlığa tahammülümüz bile yok; çünkü çok ama çok daha fazla alternatifimiz var.

Ve tüketme hızımız fantastik boyutlarda.

Dolayısıyla her şeyin bu kadar çok karmakarışıklaşması insanda nostalji duygusunu tetikliyor.

Tekrardan basitlik arıyoruz.

Tıpkı işini gücünü bırakıp, istifa edip ya da emekliliğini isteyip sonra doğayla baş başa bir yerde yaşamaya başlayan insanlar gibi.

Daha yalın, daha basit, daha sade…

90’lardaki bilgisayar oyunlarını unutmadık; çünkü o oyunlardaki yalınlığı arıyoruz bu yıllarda.

Ve bulamıyoruz.

Bu yüzden de romantizmin de geçmişe özlemin de dibine vuruyoruz.

Hayatımızdaki her yaşadığımız AN’a saçma salak anlamlar yüklüyoruz.

***

Halbuki neler görüp de ne kadar sade ve basit yaşayan bir nesildik.

Mesela ben; neler yaşayıp görüp de hangi zaman diliminden sonra evrim geçirdiğimi sırasıyla anlatayım.

1979 Kasımında, İstanbul Boğazındaki Independenta isimli ham petrol yüklü Rum Transatlantiği, kuru yük dolu Yunan gemisiyle çarpışıp patlamıştı. Bu çarpışma yüzünden 100 bin Ton ham petrol Marmara Denizine boşalıp öylesine bir çevre felaketi yaşatmıştı ki aylarca yanmasının etkileri İstanbul’dan İzmit sınırlarına kadar etki etmişti.

1980 Eylülünde Türkiye, güne tank sesleriyle uyanmıştı. Seçimle iktidara gelen hükümet devrilmiş, sokaklarda postal sesleri yankılanıyordu. Türkiye’yi tamamen değiştiren müdahale sonrasında 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, 50 kişi idam edilmiş, 171 kişinin ise ‘işkenceden öldüğü’ belgelenmişti.

1984 Şubatında, Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesini basan teröristler, karakollara ve askeri lojmanlara saldırmışlardı. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minaresinden bir süre propaganda yapmış ve daha sonra da Kuzey Irak’a dönmüşlerdi.

1990 Ağustosunda, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle “KÖRFEZ SAVAŞI” başlamıştı. Kuveyt’i yöneten El Sabah ailesi İran-Irak savaşında Saddam Hüseyin’e milyarlarca dolar yardımda bulunmuştu. Bu cömert yardımın nedeni ise Saddam Hüseyin’e sevgiden çok İran’a duyulan husumet idi. Saddam Hüseyin ise tüm Sünniler adına savaştığı için El Sabah ailesinin bu borcu silmesini bekliyordu. Saddam Hüseyin umduğunu bulamayınca Kuveyt’in OPEC petrol üretimi kotalarını ihlal ettiğini öne sürüp zor kullanarak Kuveyt’i işgal etmişti.

1999 Ağustosunda, Türkiye yasa boğulmuştu. Yerel saatle 03:02’de merkez üssü Gölcük olan 7.6 şiddetindeki bir deprem tüm Türkiye’yi uykusunda yakalamıştı. 45 saniye süren Gölcük depremi sadece Kocaeli’nde değil, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir bölgede ve Marmara’da hissedilmişti. Resmi bilgilere göre 17.480 kişi hayatını kaybetmiş, 23.781 kişi yaralanmış, 505 kişi sakat kalmış, 285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar görmüştü. Depremin Türkiye’nin sanayi bölgesi olan Marmara bölgesinde gerçekleşmesi Türk ekonomisini bir hayli zorlamıştı. Gölcük depreminden sonra Türkiye’ye toplamda 52 ülke yardım etmişti. Japonya, Belçika, İsrail, Azerbaycan, Bangladeş, KKTC, Kıbrıs Rum Kesimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fas, Cezayir, Almanya, İtalya, Pakistan, Ürdün, Fransa, Rusya, İngiltere, Mısır, Yunanistan, Gürcistan, İsveç, Macaristan, Malezya, Finlandiya, Amerika Birleşik Devletleri bu ülkelerden bazılarıdır. Bir teori de; deprem için 1900’lerin başından beri Nicola TESLA adındaki Sırp asıllı bir bilim adamının buluşu olan “elektromanyetik endüksiyon tekniği” (TESLA Makinesi) kullanılmıştı. Makinenin ABD Kaliforniya San Andreas fay hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünülmüştü. (ABD’lilerin asgari zarar ve ölümlerinin azaltılması için bazı denekler gerekiyordu, onların gözünde bir hayvandan bile daha değersiz olan bizim gibi insanlar üzerinde denenmesi normaldi.) Neden Türkiye diye soracak olanlar için ise; – Türkiye’de ne yaparsan yap kimsenin umurunda olmaz, birkaç tane yetkiliyi ikna ettikten sonra her türlü deneyi yapabilirsiniz, bilinçli insan sayısı azdır, genelde okumamış cahildir, araştırmazlar kadercidirler, Kaliforniya San Andreas fay hattının dünyada tek eşi benzeri özelliklere sahip olan ikiz kardeşi Kuzey Anadolu fay hattıdır, karakterleri aynıdır.

2001 Eylülünde, El-Kaide terör örgütüne bağlı teröristler tarafından kaçırılan uçaklar ile Amerika Birleşik Devletleri’nde iki farklı noktaya saldırılar yapılmıştır. İngilizce’de 9/11 olayları olarak da bilinen 11 Eylül saldırıları, El-Kaide mensubu teröristler tarafından Dünya Ticaret Merkezi ve Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı karargahı Pentagon’a yapılmıştı. Gerçekleştirilen saldırıların ardından 19 terörist dahil toplamda 2 bin 996 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırının ardından Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından yürütülen soruşturmada saldırıyı gerçekleştiren teröristlerin Usame Bin Ladin’in liderliğindeki El-Kaide terör örgütüne bağlı olduğu belirlenmişti. 11 Eylül saldırılarının ardından birçok komplo teorisi de ortaya atılmıştı. İddialara göre 11 Eylül saldırıları, Amerikan hükümeti ve gizli servisi tarafından bilerek uygulanmıştı. Yapılan bu saldırılar, Orta Doğu’ya ve Afganistan’a yönelik işgal faaliyetlerinin meşrulaştırılması için gerçekleştirilmişti. Ortaya atılan bu iddia günümüze kadar dayanmıştır. Komplo teorisyenleri, ABD’deki 11 Eylül saldırılarının Afganistan’a yapılmak istenen müdahalenin ülke ve dünya kamuoyunun da desteklemesi için bilerek yapıldığını savunmaktadır. İkiz Kuleler’e 11 Eylül 2001’de düzenlenen terör saldırılarından kısa bir süre sonra Afganistan’a askeri güç gönderen ABD, tarihinin en uzun savaşında 2 bin 300’ü aşkın askerini kaybederken, savaşın ülkeye maliyeti 686 milyar doları bulmuştu. ABD’nin Afganistan savaşı 13 yıl sürdü. W. Churchill’e göre “Kapitalizmin doğal ahlaksızlığı, nimetleri adaletsiz paylaşmasıdır; sosyalizmin doğal faziletiyse sefaleti eşit paylaşmasıdır.” Taliban 10 Eylül 2001’deki konumuna geri döndüğüne göre; ABD’nin Afganistan dağlarına “hangi nimetler” için gittiği konusu şimdilik sadece bir sırdır.

…ve bu koca 22 yılda bütün bunlar yaşandı da ne oldu ! Olan tek şey, “hayat devam etti”. Bizler yine okullarımıza gittik, arkadaşlarımızla sosyalleştik, pikniklere gittik, komşularımızla her okul sonrası ailecek çay ve kısır günlerinde sosyalleştik, canlı canlı sohbetler ettik, ellerimize kollarımıza dokunarak, birbirimizle konuşurken, kahkahalar atarken, tükürüklerimizi yüzlerimizde hissederek sohbetler ettik. Sanal değil, sanal gerçeklik de değil, gerçekten gerçek yani… Ağzımızla konuştuk, kulaklarımızla duyduk, gözlerimizle gördük, burnumuzla o anın ortamını kokladık!

AN’ı kaçırmadık… Yaşadık, yaşattık !

***

1998 Eylülünde hayatımıza sessiz sedasız giren Google adlı arama motoru (diğer adıyla web browser) sadece altı sene sonra yani 2004 Ağustosunda tüm dünyayı eline geçiren bir güç durumuna geldi.

2004 Şubatında, bugünkü adıyla Facebook, “TheFacebook” ismi ile Harvard Üniversitesi’nden dünyaya merhaba dedi. Facebook kurulduğunda adı ‘The Facebook’tu. Mark Zuckerberg, 2004 yılında Harvard’a katılırken kurduğunda kendisini Andrew McCollum ve Eduardo Saverin destekledi. Bir ay sonra, Harvard’taki nüfusun yarısı Facebook’a kaydoldu. Bu arada, Zuckerberg’e Dustin Moskovitz ve Chris Hughes katılarak sitenin yaygınlaştırılmasına katkı sağladılar. Aynı yılın Haziran ayında Kaliforniya’nın Palo Alto eyaletine taşınan Facebook’a Eylül ayında grup uygulamaları ve “duvar” kavramı eklendi. İlk olarak Eylül ayında eklenen duvara yazı yazma ile birlikte Facebook, daha ilk yılında tam 1 milyon üye sayısına ulaşmıştı. Bu arada Facebook, Paypal ortağı Peter Thiel’dan 500,000 dolar yardım aldı. Aralık itibariyle Facebook kullanıcı sayısı bir milyonu aşmıştı. 2016 yılına gelindiğinde ise aktif kullanıcı sayısı 1 milyarı aşmıştı.

2006 Martında Twitter

2009 senesinde WhatsApp

2012 Nisanında Instagram

Zamanla hayatımıza birer birer girerek, hepimizi farkına varmadan ele geçiren sözde bu teknolojik modern köleleştirme yöntemleriyle, hepimiz birer stratejist, psikolog, siyasetçi ve her şeyi BEN BİLİRİM’ci bencillere dönüştük. Sadece oturduğumuz yerden; sözde her türlü bilgi ve özel hayat, avuçlarımızın içine sığan AKILLI (!) telefonlarla ayağımızın dibine kadar gelmeye başlamıştı. Ve AN kaçarken, bizler ise avuçlarımızın içerisindeki teknolojik aletlerle sanal bir dünyanın içerisinde kendimizi tükettik. Ekranda her gördüğümüz görsel veya emojiyle duygularımızı ifade etmek gibi hastalıklı bir hal almaya başladık. Gülmek için, ağlamak için, aşık olmak için, sevgimizi göstermek için, saygımızı göstermek için, arzularımızı ifade etmek için fiziğimizi ve mimiklerimizi kullanmak yerine, sadece ekrana parmaklarımızla dokunmayı hayatımızın vazgeçilmezi haline getirdik. Modern köle robotlara dönüşüp, aptal saptal düşüncelerle, binlerce yıl geçmişte yaşamış insanların düşüncelerini kendimize empoze ederek, geleceğe dair hayallerimizmiş gibi içi boş stratejiler ve kurgular üretip, daha sonra da sanal ortamlarda onaylanma, beğenilme güdüsü bekleyen İÇİ BOM BOŞ yaratıklara dönüştük.

AN’ı yaşamak yerine tüketmeyi seçtik !

Haydi, şimdi…!

Tüketmek yerine yaşamayı ve yaşarken de yaşatmayı seçelim